Bölüm 4 Bir Canavardan Daha Fazlası?

Koridorda Savonnuh olmayınca her yer daha dar, daha ürkütücü geliyordu. Bea, arkasını dönüp alt kattaki masalara doğru yürümeye başlamadan önce Savonnuh’un kapısına bir kez daha baktı.

Çekine çekine, birbirine sokulmuş masaların ve insanların arasından geçti. Savonnuh’la yukarı çıkarken burada bu kadar insan var mıydı? Bu kadar kalabalık olduğunu hatırlamıyordu.

Ağzına kadar dolu kocaman bir kase taşıyan bir kadına çarpıyordu az kalsın. Kasede haşlanmış patatese ve didiklenmiş tavuğa benzeyen bir şeyler vardı. Bea’nın midesi guruldadı, içi sızladı.

En son, birkaç gece önceden sakladığı taş gibi bir ekmek parçasını yemişti. O da bu sabah.

Aklı Savonnuh’a kaydı. Onun yemeğini getirmediği için ceza almayacağını umdu.

Neyse ki iki nöbetçi hâlâ şöminenin yanındaki masadaydı. Biri başını arkaya yaslamış horluyordu. Diğeri ise yağlı et ve tereyağlı çöreklerle dolu bir tabağa kapanmıştı. Bea’nın ağzı anında sulandı, midesi bir kez daha homurdanmaya başladı.

Masaya yanaştı, sonra horlayan nöbetçinin yanındaki sedire oturdu. İlk ne sormalıydı, emin değildi. Yemek mi? Yatak mı? Nöbetçinin belki tek soruya sabrı vardı. Hangisi daha önemliydi? Alt dudağını ağzına çekip çiğnedi. Annesinden kapdığı eski bir sinir alışkanlığı.

Sonunda karar verip sordu: “Ee… Arabada uyuyabilir miyim?”

Adam çiğnemeyi bıraktı, ona sanki az önce bir yavru köpeğe tekme atmış gibi baktı. “Araba mı?” dedi. K harfini söylerken ağzından et parçaları saçıldı. “Allah belamı versin! Şu lanet kutuyu hatırlasaydım, bu gece bir sürtüğe yetecek kadar para cebimde kalırdı.” Yemeğine doğru bir kez daha söylenip küfretti, sonra kaşıklamaya devam etti. Bariz bir sinirle başını sallıyordu.

Ama arabada uyuyamazsa, bu ne demekti…? Sormadan umutlanmayı kendine yediremedi. “O zaman… araba değilse nerede? Hanımefendi sabaha kadar onu rahatsız edemeyeceğimi söyledi.”

Adam, ağzı dolu ekmeğin üzerinden yine ona baktı. Yağ nöbetçinin sakalına bulaşmıştı. Kolunun altındaki peçeteyi kullanmak yerine elini kaldırıp ön kolunu yüzüne sürdü. Parlak yağı sakalının geri kalanına iyice yaydı.

“Hayır, seni aptal küçük Hayvan. Bu gece kölelikten bir tık yükseldin. Odan, Bayan Savonnuh’un odasının tam karşısında.” Yine sinirli bir yüz yapıp bir kez daha ağzına et tıktı.

Bea’nın kulakları uğuldadı, kalbi hızlandı. Kendi odası mı? Bir yatak?

Nöbetçi bir şey daha söyledi. Dinlemesi gerektiğini biliyordu ama bir türlü odaklanamıyordu.

Üstü vızıldayan sineklerle kaplı olmayan bir tuvalet mi? Yakıp söndürebileceği bir ışık mı?

Nöbetçi elini masaya sertçe vurdu, parmaklarını iyice açtı. Bea irkilmeden edemedi. Bütün han susmuştu.

“Beni dinliyor musun, it?” Dişlerini şaklattı, derin bir nefes aldı. “Neyse. Şunu al da gözüm görmesin.” Tabağı onun ellerine itekledi, yanına masanın üstüne bir anahtar attı ve kalkıp hızlı adımlarla tuvalete doğru yürüdü.

Bea yüzünün hemen altındaki yemeğe baktı. Tabağın yarısından fazlası duruyordu. Verilen üç çörekten biri hiç dokunulmamıştı. Çöreği kapıp ağzına tıktı. Tereyağı dilinde patladı, ardından yumuşacık, sıcacık ekmek geldi. O kadar güzeldi ki her lokmada istemsizce memnuniyet sesleri çıkarmasını umursamadı.

“Şu küçük Yaratık gibi konuşup durursan, bu gece daha sıcak bir yatak isteyebilirim.” Uyuyan muhafız artık uyanıktı. Muhtemelen öbür muhafızın çıkışından.

Bea hemen ayağa kalktı, tabağı da yanına aldı. Masada hâlâ oturan muhafıza hafifçe dönüp, “İyi geceler, efendim,” dedi. Sonra olabildiğince hızlı bir şekilde odasına çıktı, kapıyı açtı ve odanın girişinde kendini yere bıraktı.

Çöreğin kalanını silip süpürdü, ardından ete saldırdı. Ağzına koyduğu en sulu şeydi. Hepsi bitince hem doymuş, hem de içi burkulmuştu.

Gecenin geri kalanını yatakla, pencerelerle ve eline geçirebildiği her şeyle oyalanarak geçirdi. En sonunda çarşafların ve ağır yorganın altına kaydığında, bunun sadece bir rüya olduğu düşüncesini bastırmak zorunda kaldı. Sabah Buttercup’la uyanıp, ağıldaki en iri domuzun saçlarını kemirdiğini gördüğünde bunun gerçekten de sadece bir rüya olduğunu anlayacaktı.

Uyku duyularını ne zaman ele geçirdiğini fark etmedi; onu ağır, rüyasız bir uykuya gömdü.

Ertesi sabah, kapıyı kapatırken arkasından gelen yumuşak tıkırtı, gerçekten de rüya görmediğine onu ikna etti. Hatırlayabildiği ilk kez bir insan gibi uyumuştu.

Derin bir nefes alıp koridoru geçti ve Savonnuh’nun kapısını çaldı.

Beklerken, dünkü yemeğin düşüncesi zihninde dönüp durdu; dudaklarını yaladı. Bugün ona yine yemek verirler miydi?

Kapıyı çalmasına sessizlik karşılık verdi. “Efendim?” Sesi çatladı, boğazını temizledi. “Efendim, kahvaltı vakti.”

Bekledi, ama sadece yemek salonundaki diğer misafirlerin seslerini duydu; kulakları uğulduyordu. İçine bir hüzün boşaldı. Bea’nin midesi boğazına düğümlendi.

“M-“ Cesaretini toplamak için durdu. “Savonnuh H-Hanım?” Bu sefer elinin yanıyla kapıya vurdu.

Bir daha vurdu ve kilitli kolu çevirmeye çalışarak çığlık attı: “Savonnuh Hanım!” Şimdi paniğe kapılmıştı; içindeki kaygı ve korku büyüyordu. Bir şekilde görevini yapamamış mıydı da efendisi onu burada tek başına bırakıp gitmişti? Terk mi edilmişti? Düşünceleri birbirinin üstüne yığılıyordu. Her biri bir öncekinden daha kötüydü. “SAVONNUH!?”

Yeniden kapıya vuruyordu ki muhafızlar koridorun köşesinden dönüp geldiler.

“Ne bok yiyorsun sen?” dedi önceki gece ona yemek veren muhafız.

“Cevap vermiyor!” Kelimelerini birbirine dolaştırmamaya çalıştı. Muhafızlar hâlâ buradaysa terk edilmemişti ve bunun verdiği ezici rahatlama başını döndürüyordu.

“Ne?” Diğer muhafızın yüzü öfkeden kasıldı. Sırayla o kapıyı çaldı, ama Bea’nin duyduğu aynı sessizlikle karşılandı.

Bu kez daha sert vurdu. “Savonnuh Hanım? Biz birazdan çıkacağız, Yaratık’ı içeri göndermemizi ister misiniz?” Sesi, gizleyemediği gerginliği ele veriyordu.

Cevap gelmeyince iki muhafız da kapıya vurmaya ve adını bağırmaya başladı. Sonunda biri diğerini kenara itip ayağını kaldırdı; kilit parçalanana, kapı içeriye savrulana kadar kapıyı defalarca tekmeledi.

Bea için zaman yavaşladı sanki. Kapı öne doğru açılırken havada tozlar uçuşuyordu; kapı gürültüyle duvara çarptı. Ama gözlerini kapıya kilitleyen şey kapı değildi. Efendisinin saçlarıydı. Cansız bedeni kirişlerden sarkarken, sabah güneşi pencereden içeri vuruyor, altın saçlarını parlayan bal gibi ışıldatıyordu.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm