Bölüm 3
Misafirler gözle görülür şekilde şoka girmişti, William’a inanamazcasına bakıyorlardı.
Kazadan beri, o neredeyse hiç toplum içinde konuşmaz, hiçbir şeye ya da kimseye ilgi göstermez olmuştu.
Söylentilere göre, centilmen tavrının altında aslında karanlık ve zalim biriydi, hatta hizmetkârlara bile kötü davranıyordu.
Bugün konuşmasını kimse beklemiyordu, hele de böyle yumuşak bir sesle.
Helen önce donup kaldı, sonra heyecanla doldu. “Elbette, tabii ki.”
Kazadan sonra William her şeye ilgisizdi, ama bugün keyfi yerinde gibiydi.
Bianca, William’ın kendisine laf etmesinden korktuğu için Ava’nın arkasına saklandı, yüzü reddedişle doluydu.
Bu sırada Amelia hiç tereddüt etmeden William’ın yanına yürüdü, tekerlekli sandalyesini iterek doğal bir edayla sordu: “Nerede konuşalım?”
İki kadının William’a karşı tavırlarının ne kadar farklı olduğu herkesin gözüne çarpıyordu. Helen’in Amelia’ya bakan bakışları bir anda değişti, hayranlık ve rahatlama karışımı bir ifadeyle doldu.
“Misafir odasında,” dedi William, Amelia’ya göz ucuyla bakarak.
Amelia onu odadan çıkardı, bilerek Bianca’nın yanından geçti, onu küçümsemek niyetiyle.
“Bianca Martinez Hanım, az önce benim sizinle konuşmak istediğimi mi sandınız?” William’ın derin bariton sesi, hafif bir alayla birlikte araya girdi.
Bianca’nın yüzü kıpkırmızı kesildi, utançtan yerin dibine girdi.
Misafir odasında.
İçeri girer girmez hem Amelia’nın hem William’ın yüz ifadesi soğudu.
Amelia, William’ı kapının yanına park etti ve gidip kanepeye oturdu.
William, dudaklarında yarım bir gülümsemeyle, “Hareket kısıtlılığı olan birini kapıda bırakmak biraz görgüsüzlük olmuyor mu sence?” dedi.
Amelia onu baştan aşağı süzdü. “Merak etme, üçüncü bacağın gayet sağlam görünüyor. Onunla yürüyüp gelebilirsin.”
Dün o alet az kalsın onu perişan ediyordu.
William afalladı.
Amelia’nın lafa böyle kaba bir yerden gireceğini hiç beklememişti.
Sonra dudaklarını kıvırdı, umursamaz bir tonla konuştu: “Bence çeneni kapalı tutsan iyi olur. O çok saygıdeğer Bayan Martinez’in cinsel yolla bulaşan bir hastalığı olduğunu kimsenin duymasını istemezsin, değil mi?”
Amelia gözünü bile kırpmadan karşılık verdi: “O zaman dün seni baştan aşağı bana bulaştırdım demektir. Brown ailesinin o saygın beyefendisi William Brown’ın AIDS’li olduğunu herkese anlatmamdan korkmuyor musun?”
William’ın bakışları karardı, içinde bastırılmış bir tehlike parladı, sesi alaycıydı: “Sakat birinin AIDS olduğuna kim inanır ki?”
Ciddi yüz ifadesi, keskin hatlarını daha da belirginleştiriyor, bakması zor ama gözlerini ondan ayırmak da imkânsız hale getiriyordu.
Amelia, William’ın Martinez Malikânesi’ne ilk geldiğindeki halinden ne kadar farklı göründüğünü fark edip aydınlık bir gülümsemeyle, “Artık mütevazı, efendi rolü yapmıyor musun?” dedi.
Bacak bacak üstüne attı, ayağını keyifle salladı. William’ın baştaki tehdidini umursamadan, lafını takılmaya çevirmeye odaklanmıştı.
William’ın bakışları Amelia’ya kilitlendi. Onun umursamaz, oyunbaz hali, yaramaz yüz ifadesiyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu.
Ama o, kendisini tehdit etmeye çalışan insanlarla defalarca uğraşmış, böylelerini nasıl idare edeceğini çok iyi öğrenmişti.
“Bayan Martinez, şunu bilmelisiniz ki, kendi başınıza olsaydınız Martinez Malikânesi’nden üç günü çıkaramazdınız,” diye sakince hatırlattı.
Amelia’nın uzun kirpikleri hafifçe titredi ama cevap vermedi.
Martinez ailesinin Bianca’yı kayırmasını çok iyi bildiğinden, üç günün aslında cömert bir tahmin olduğunun farkındaydı.
William, tekerlekli sandalyeyi ustaca ona doğru sürdü, gülümsemesi gözlerine yansımıyordu, bakışları buz gibiydi. “Şu yüzünüzle, Bayan Martinez sizi bu malikâneden sağlam çıkarmanıza asla izin vermez,” dedi.
“Ne dersiniz, bir anlaşma yapalım mı?” diye sordu William.
Amelia başını kaldırıp onun bakışlarına doğrudan karşılık verdi ve ne demek istediğini gayet iyi biliyormuş gibi sordu: “Ben sırrını tutarım, sen de benim Martinez ailesinde kalmama yardım edersin, öyle mi?”
“Sadece Martinez ailesinde kalmak değil. Gerekirse Bianca’yı senin ayaklarının altına ezmene de yardım ederim. Nasıl, bu teklif hoşuna gitti mi?” William’ın gözleri kurnazca parladı, sesi hafifçe ikna etmeye çalışan bir tona büründü.
Bilinmez bir sebeple, Amelia’nın aklına, dün gece onun kısık sesiyle bir tur daha istemesi geldi; kulakları bir anda alev alev yandı.
William, sanki onun aklından geçenleri okumuş gibi, bakışına hafif bir alay kattı.
“Elbette, başka ‘özel hizmetlere’ ihtiyacın olursa, moduma göre onları da sağlayabilirim.”
Amelia aniden gülümsedi.
“Görüyorum ki, dün gece sana yetmemiş.”
Ayağa kalktı. Sol elini tekerlekli sandalyenin sağ kolçağına koydu, sağ bacağı onun bacaklarının arasına girdi. İnce uzun parmakları kaşından başlayıp yüksek burnuna, oradan dudaklarına ve gırtlağına indi; kravata takılıp onu sertçe kendisine çekti.
“Anlaştık. Ama Bianca’yı ezmek benim kendi işim.”
“Senin ‘özel hizmetlerine’ gelince Bay Brown, bence cazibeni fazla abartma.”
Nefesleri birbirine karıştı, neredeyse burun buruna geldiler. Parfümlerinin kokusu birbirine dolanıp yeni, neredeyse afrodizyak gibi bir kokuya dönüştü.
Amelia’nın bakışları gözlerinden dudaklarına kaydı.
Sırf onun böyle bakması bile William’ın boğazını kuruttu, pantolonu yavaş yavaş daralmaya başladı.
Amelia aniden kravatını bıraktı, anlamlı bir bakışla pantolonuna süzüldü ve takıldı:
“Görünüşe bakılırsa, başka biri daha ‘özel hizmet’ istiyor.”
Bunu deyip geriye çekildi, el sallayarak vedalaştı ve odadan önce o çıktı.
William’ın içini bir anda keskin bir hayal kırıklığı kapladı. Kendisiyle hep övündüğü o özdenetimi, Amelia’nın yanındayken sanki hiç yoktu!
Biraz sakinleştikten sonra telefonunu çıkarıp birini aradı.
“Büyükbaba, onunla tanıştım. Senin eski silah arkadaşının evlatlığı olan Amelia. Vaktin olduğunda bana onun hakkında biraz daha anlatır mısın?”
Odanın dışında Amelia, hemen davete dönmedi. Sessiz bir köşeye yürüdü, telefonunu çıkarıp “Melody Distinction” adlı hesabına girdi.
Yere rastgele bir fotoğraf çekti. Taslaklarında önceden yazdığı bir melodiyi buldu, gönderiye “Bugün yoğunum, bu da ufak bir önizleme olsun.” notunu düştü.
Takipçilerinin tepkisini bekleyecekken, bir gölge ışığını kesti.
Adam,
“Martinez Hanım, burada tek başınıza ne yapıyorsunuz? Bianca sizi her yerde arıyor, misafirlere sizi takdim etmenizi bekliyor. Bu yaptığınız hiç hoş değil.” dedi.
Yabancıydı ama yüz hatlarında hafif bir Martinez benzerliği vardı.
Amelia telefonu kaldırıp ifadesizce baktı.
“Sen kimsin?”
Adam bir an afalladı, sonra kendini toparlamaya çalıştı.
“Bianca’nın dediği gibi, bana Aiden Martinez diyebilirsin.”
Sanki Amelia’nın, ancak Bianca sayesinde onunla ‘akrabayı’ oynayabileceğini ima ediyordu.
Amelia’nın alaycı ifadesi değişmedi.
“İsmin yok mu senin?”
Aiden’ın yüzü karardı. Tam bir şey söyleyecekken, Amelia’nın kolyesini fark etti; sanki bir zayıf nokta yakalamış gibi sevindi.
“Bu ne rezalet böyle? Böyle kirli, eski püskü bir şeyi önemli bir davete takmaya utanmıyor musun?”
Amelia’nın kolyesi soluk bir parçaydı. Evlatlık büyüdüğü anneannesi Evelyn Thomas, onun on sekizinci yaş gününde hediye etmişti. Kolyenin altın kaplaması yıllar içinde aşınmıştı; geriye sadece üzerinde “Amelia” yazılı olan küçük madalyon kalmış, o ise hâlâ parlak ışıldıyordu.
Amelia’nın yüzü gerildi.
“Ağzını topla!”
Aiden kendini tutamadı.
“Sen benimle nasıl böyle konuşursun? Terbiyene bak sen! Bugün sana bir…’’
Bianca birden yanlarına koşup Aiden’ın elini tuttu, zavallı bir edayla yalvardı:
“Aiden, Amelia’ya kızma. Onu tanıştırmayı önce yapmadığım için suç benim. Hâlâ kırgın, o yüzden de ailemizin ona verdiği kolyeyi takmadı.”
Gürültü davetteki misafirlerin dikkatini çekti. Fısıldaşarak konuşuyor, Amelia’ya küçümseyen ve onaylamayan bakışlarla bakıyorlardı.
Mabel’in yüzüne kan hücum etti. Bu yeni dönen Amelia, inat uğruna bütün Martinez ailesini rezil ediyordu!
Amelia gözlerini kısmış, Bianca’ya soğuk bir gülümsemeyle baktı.
“Ne kolyesi? Ne zaman verilmiş? Kamera kaydı falan var mı? Belki kargocu yürütmüştür, çünkü bana hiç kolye gelmedi.”
