Bölüm 1 Doğum günü korkuları

Eloise

Her şeyden nefret ediyorum.

Kendimden, hayatımdan ve ablamın içinde bulunduğu şu berbat ruh hâlinden nefret ediyorum.

Tahta kılıcın darbesinden son anda sıyrılmak için yana kırdım. Birkaç adım geri çekilip döndüm. Tam kılıcımla onu hafifçe çizecekken çömeldi ve dizime sertçe vurdu. Acıyla çığlık atarak yere kapaklandım.

“Ve işte böyle, öldün.” dedi Mae, tuniğinin kollarıyla alnındaki teri sildi.

Arkasını dönüp su istasyonuna yürüdü. Öfkeyle homurdandım, incinen dizimi zorlayıp ayağa kalkmaya çalıştım ama acı çok fazlaydı.

Mae söylemese de keyfinin yerinde olmadığı belliydi. On sekiz yıldır ablamla aynı evde yaşıyorum ama her şeyi benimle paylaşmazdı.

“Anlamıyorum. Sadece dördümüz varken neden her gün bu kadar sıkı antrenman yapıyoruz? Zaten buraya gelen giden yok.” dedim, ayaklarımı sürüyerek ablama doğru giderken.

Yüzü hâlâ endişeden kasılmıştı ama ona sormamam gerektiğini bilirdim. Soru sormamam gerekiyordu. Bunu, babama bir gün neden asla malikâneden çıkmama izin verilmediğini sorduğumda acı bir şekilde öğrenmiştim.

Maevyth duvara yaslandı, elindeki bardak boştu. Gözlerini kapatıp yavaşça nefes aldı.

“Savaşçılar sadece tehlike varken çalışmaz. Sürprizlere karşı çalışır.” diye karşılık verdi.

Çocukluğumdan pek bir şey hatırlamıyorum ama hep karanlıkta yalnız olduğumu biliyorum. Dünyada sadece üç kişiyi tanıyarak büyüdüm. Annem, babam ve benden büyük ablam. Bir zamanlar bunun normal olduğunu sanırdım. Sanki koca dünyada yalnızca dört kişi varmış gibi.

Ablam en yakın arkadaşımdı. Annemle babam benimle neredeyse hiç konuşmazdı. Beni hiç istemediler. Ben “hata”ydım. Ablamı sever, ona benden uzak durmasını tembihlerlerdi. Ailem, şekil değiştirmiş hâlleriyle ormana koşardı ama ben asla onlarla gidemezdim. Bunun, şekil değiştirecek yaşa gelmediğim için olduğunu sanmıştım. Ta ki beni yemek masasına bile oturtmamaya başlayana kadar.

Mae her gece gizlice odama gelirdi. Bildiğim her şeyi bana o öğretti. Konuşmayı, dans etmeyi, dövüşmeyi. Her silahla dövüşürdük. Kılıçlar, hançerler, silahlar ve zehirler. Dünyaya nihayet çıktığım gün için beni hazırladığını söylerdi.

Ona, annemle babamın beni neden hiç dışarı çıkarmadığını ne zaman sorsam, gerçek dünyanın sertliğinden beni koruduklarını söylerdi.

Sanırım Mae’nin bu acımasız antrenmanları, korumanın bittiği anlamına geliyordu. Özellikle de on sekizinci doğum günüme birkaç saat kalmışken.

“Sürpriz falan olmayacak. Her kurtadam gibi ilk dönüşümümü yaşayacağım, sonra da senin her sabah yaptığını gördüğüm gibi ormanda koşacağım. Sonunda güneşi sadece pencereden görmekle kalmayıp tenimde hissedeceğim.” dedim; düşüncesi bile beni şimdiden heyecanlandırmıştı.

Benim için dönüşmek, sonunda kendim olma özgürlüğü demekti. Özgürlük, doğduğumdan beri benden esirgenen tek şeydi. Ailemin geri kalanı gibi bir kurtadam olacağım günü iple çekiyordum. Belki o zaman beni sonunda kabul ederler.

Mae, gözlerinde hayranlıkla bana baktı ve saçımı karıştırdı.

“Hayal gücün pek yaman.” diye güldü.

“Kütüphanedeki o kalın kitapların hepsini bana sen okuttun. Bir yerde okumuştum, güneş sana güç verebilirmiş.” diye takıldım.

Mae başını geriye atıp güldü.

“Ah, canım Eloise! Sen hangi kitapları okuyorsun böyle?”

Onun eğlenen ifadesi karşısında kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Mae, gördüğüm her kitabı okumam konusunda hep ısrar ederdi. En büyük gücün kitaplarda saklı olduğunu, yeterince okursan her şeyi keşfedebileceğini söylerdi. Antrenman yapmadığımız zamanlarda bütün vaktimizi kütüphanede geçirirdik.

“O kitapları okumak yanlış mı?” diye sordum.

“Hayır. Okumak asla yanlış değildir, kardeşim.” Avuçlarıyla yanaklarımı yumuşakça kavradı. “Ama okumanın gücü, hangi bilgiyi silaha çevireceğini ve hangisini görmezden geleceğini bilmektir. Kitaplardaki yalanlar da en az doğrular kadar çoktur.”

Başımı salladım; sözlerini şimdiden aklıma kazıyordum. İç çekti ve bana biraz daha yaklaştı.

“Şunu unutma, Eloise. Dışarıda kimse senin dostun değil. Hepsi, sen bir an gardını indirir indirmez vurmak için bekleyen düşmanlar. Elindeki her silahı kullan; düşmanların seni yok etmeden sen onları yok et. Her zaman ilk hamleyi sen yap.”

“Ormanda kimse bana saldırmayacak, Mae. Sen de bütün süre boyunca benimle olacağını söylemiştin.”

Mae gülümsedi, ama yüzüne bir hüzün çöktü. Gözlerinde yaşlar birikiyor gibiydi; hemen elinin tersiyle sildi. Göğsümde bir düğüm oluştu. Ablamın benim için kaygılanmasını görmekten nefret ediyordum.

“Her zaman yanında olup seni koruyamam, Eloise. Kendini her zaman koruyabileceğini bilmeni istiyorum. Sen güçlüsün. Hem de benim kız kardeşimsin. Bunu unutma. Seni sevdiğimi de.” Son kelimede sesi çatladı ve beni sımsıkı kucakladı.

Kafam karışık olsa da ben de ona sarıldım. Benden ayrılıp ayağa kalktı.

“Doğum günün yaklaştı. Babam sinirlenmeden gitmemiz lazım.” Elini bana uzatırken ablamın yüzündeki kırılganlığın izi bile kalmamıştı.

Elini tuttum, kendimi yukarı çektim. Antrenman alanından çıktık. Koridorlarda yürürken Mae’nin eli benimkini daha da sıkı kavradı. Annemle babamın ağır bir ifadeyle oturduğu salona girdik.

Babamın yüzü sertti; annem ise yıkılmış gibiydi. İçeri girince ikisi de doğruldu. Babamın bakışları üzerimde katılaştı; sinirlenip bağırır diye usulca Mae’nin arkasına saklandım.

Bağırmasından nefret ederdim.

Mae otururken beni kendine daha da yaklaştırdı, neredeyse korur gibi. Bu toplantının ne için olduğunu bilmiyordum ama bir an önce bitmesini istiyordum. Mae’nin ağır antrenmanları bile buna tercih edilirdi.

“Eloise, canım, sana söylememiz gereken bir şey var.” diye başladı annem, sesi hafifçe titreyerek.

“Bugün seni almaya bir adam gelecek. Adı Christopher.” diye ekledi babam.

Şaşkınlıkla ablama baktım, sonra anne babama.

“B..beni almaya mı?” diye fısıldadım.

Mae yanımda tamamen taş kesilmişti, ama hiçbir şey söylemedi.

“Seninle evlenmek istiyor.” dedi babam.

Evlenmek. O kelimenin ne demek olduğunu biliyordum. Beni alıp sonsuza dek buradan götürecekti ve biz de annemle babam gibi yaşayacaktık. Birlikte.

Damarlarımdan tuhaf bir his geçti ve bunun panik olduğunu anladım. Okumuştum, ama daha önce hiç hissetmemiştim. Böyle değil.

“Neden?”

“Seni buradan alıp götürecek ve—” Bitirmeden ne diyeceğini anladım.

“Artık beni istemiyorsunuz, o yüzden beni başkasına veriyorsunuz.” dedim. İçimdeki duygu fırtınasına rağmen sesim şaşırtıcı biçimde sakindi.

O yeni duygunun yanında başka bir şey de uyanıyor gibiydi; başını kaldırdı. Bunun Kurt’um olduğunu biliyordum, hep istediğim özgürlük. Ama beklediğim gibi heyecanlı değildim. Öfkeliydim.

“Hayır, Eloise. Öyle değil—”

“Beni istemiyorsunuz!”

Bağıran ben miydim, yoksa içimdeki şey mi bilmiyordum. Her şey keskinleşti. Duygularım, sesleri, kokuları ve korkuları.

Mae yanımdan sıçrayarak geri çekildi, ürkmüştü.

“Dönüşüyor.” dedi panikle. “Ama daha doğum günü gelmedi—”

“Duyguları Dönüşümü tetikliyor.” diye tersledi annem.

“Neden beni istemiyorsunuz?!” diye tekrar bağırdım. Ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim; öfkem katlanarak büyüyordu.

“Dönüşümü durdurmamız lazım. Maevyth, elini ver!” diye bağırdı babam. Artık sert değil, korkmuş gibi konuşuyordu.

“Yapamam, baba.” diye hıçkırdı Maevyth. “O benim kardeşim.”

Ona yaklaştım, gözyaşlarını silmek istiyordum ama bir şey, ya da biri beni geriye savurdu. O an ailemin, ben fark etmeden çizdikleri bir çizginin arkasında durduğunu gördüm.

“Maevyth!” diye bağırdı annem ona.

“Yapamam!” diye karşılık verdi, kontrolsüzce ağlayarak.

Babam onu yakalayıp sarstı.

“O senin kardeşin değil, Maevyth. Hiçbir zaman da olmadı. Dönüşümü durdurmalıyız, yoksa her şey mahvolur. Her şey, Maevyth!”

Mae anlayarak başını salladı. Ben hâlâ olan biteni anlamakta zorlanıyordum. Ama sormak istediğimde, konuşamadığımı fark ettim.

Mae anne babamla el ele verdi. Üçü birlikte bana döndüler; Mae’nin bana eskiden gösterdiği resimli kitaplardaki savaşçılar gibiydiler.

Mae’nin yüzünden yaşlar süzülüyordu. “Seni sevdiğimi unutma, Eloise.” dedi.

Kafamın içinden akıl almaz bir acı bir anda geçip gitti. Acıyla çığlık attım ama acı çok güçlüydü. Ablamın çığlıkları geride silikleşirken her şey kapkara oldu.

Sonraki Bölüm