Bölüm 3 İlk Yalan

Lily — 7 Yaş

Bir salı günü oluyor.

Bunu biliyorum çünkü salı günleri tost gecesidir. Annem de bar havlularını lekelediğini söylediği hâlde bana her zaman domates çorbası verir. Barın ucundaki tabureme oturmuşum; bacaklarım alt basamağa dolanmış. Bir kuş resmini boyuyorum. Az önce çizgilerin dışına taşırıp mahvettiğim için zaten berbat ettiğim bir resim. Hatanın bilerek yapılmış gibi durmasını sağlayıp düzeltmeye çalışıyorum.

Annem bunun bir hayat becerisi olduğunu söylüyor.

Kapının üstündeki zil çalıyor.

Tek, yumuşak bir tın. Ama sesi her yere yayılıyor. Hemen başımı kaldırmıyorum. Kapıya doğru pat diye dönmemeyi öğrendim. Bakmadan fark edersin. Oda bir an yer değiştirir gibi olur; sandalyeler hafifçe sürtünür, sesler kısılır, bilardo topları bir an gereğinden uzun süre takırdamayı keser.

Yeni biri.

Boyamaya devam ediyorum.

Çizmeler zemini geçiyor; yavaş, ölçülü. Buraya gelen çoğu adam gibi ağır değil. Daha hafif. Daha temkinli. Soğuk havayı ve buraya ait olmayan, sabun gibi temiz bir kokuyu alıyorum.

Annem geriliyor.

Bana bakmıyor ama biraz eğiliyor; saçları omzuma değiyor.

“Konuşma,” diye fısıldıyor. “Ne olursa olsun.”

Bir kez başımı sallıyorum.

Adam hemen bara gelmiyor. Bakışlarını odanın üzerinde gezdirdiğini hissediyorum; bakıyor, sayıp döküyor. En sonunda yaklaştığında, kirpiklerimin arasından gizlice yukarı bakıyorum.

Korkutucu görünmüyor.

Sorun da bu.

Kot pantolon giymiş, koyu renk bir ceket. Fermuarı yarıya kadar çekili. Deri yok. Arma yok. Yüzü, sanki geçimini yabancılara gülümseyerek kazanmış gibi, çalışılmış bir sıcaklığa sahip. Kahve ve soğuk hava gibi kokuyor.

Annem’e gülümsüyor. “İyi akşamlar.”

“İyi akşamlar,” diyor annem. Kibar ama gergin.

Benim yanıma yakın bir tabureye oturuyor. Fazla yakın. Kıpırdamıyorum.

“Bu akşam kalabalık,” diyor sohbet eder gibi.

“Her zamanki gibi,” diye cevaplıyor annem, tezgâhı silerek.

Gazoz söylüyor. Dokunmuyor.

Gözleri bana kayıyor.

“Senin çocuğun mu?” diye soruyor.

“Evet,” diyor annem.

“Sessiz,” diyor, şaşırmış gibi.

Başımı kaldırmıyorum. Kuşun kanadını daha koyu boyuyorum. Pasteli o kadar bastırıyorum ki kırılıyor. Hiç duraksamadan başka renge geçiyorum.

“Terbiyeli,” diyor annem.

“Nadir şey,” diye kıkırdıyor. “Çocuklar kendini tutamaz genelde.”

Bakışının üzerimde oyalanmasını hissediyorum.

“Ne boyuyorsun?” diye soruyor bana.

Annemin eli tezgâhın üzerinde duruyor.

Ona bakmıyorum. “Bir kuş.”

“Ne kuşu?”

Omuz silkiyorum. “Uydurma.”

Hafifçe gülüyor. “Zekiymiş. Gerçek kuşlar sıkıcıdır.”

Annem ona sert bir bakış atıyor.

O da ellerini şaka yollu kaldırıyor. “Sohbet ediyoruz sadece.”

En sonunda gazozundan bir yudum alıyor, sonra yorgunmuş gibi iç çekiyor. “Dün gece motor sesi duydum,” diyor laubali bir havayla. “Epey geç. Gürültülüydü.”

Annem tezgâhı silmeye devam ediyor. “Olur öyle.”

“Evet,” diyor. “Ama birkaç taneydi sanki. Tek bir tane değil.”

Dikkatle boyuyorum. Kırmızı kanat. Mavi kuyruk. Sarı gaga. Alçak, makamı olmayan bir mırıldanma dökülüyor ağzımdan.

“Sen duydun mu öyle bir şey?” diye birden bana soruyor.

Donakal mıyorum.

Duraksamıyorum.

“Hayır,” diyorum.

Sesim küçük. Normal. Sıkılmış gibi.

Daha da yaklaşıyor, dirseğini bara dayıyor. “Hiç mi?”

“Yok.”

“Peki siren?” diye üsteleyip duruyor. “Bağırış falan?”

Pasteli değiştiriyorum. “Tost yedik.”

Annemin çenesi sıkılıyor.

Beni inceliyor, başı yana eğik. “Öyle mi?”

“Hı hı.”

“Saat kaçtı?” diye hafif bir tonla soruyor.

Yine omuz silkiyorum. “Saat yedi yazıyorken.”

Gülümsüyor. “Saati iyi bilirsin.”

“Rakamları okuyabiliyorum,” diyorum ona.

Kıs kıs gülüyor. “Vay canına.”

Annemin tarafına bakıyor. “Hep böyle mi zeki?”

Annem gülümsemiyor. “Okur.”

“Demek ondan,” diyor. “Kitaplar çocuklara türlü türlü şey öğretiyor.”

Bir an için gururlanıyorum.

Sonra soruyor: “Dün gece geç saatte sizin eve gelen oldu mu?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Baban bile gelmedi mi?”

Hiç duraksamıyorum. “Babam evdeydi.”

Annemin nefesi takılıyor.

Şimdi beni dikkatle izliyor. “Bütün gece mi?”

Başımı sallıyorum. “Horluyordu.”

Ağzından şaşkın ve içten bir kahkaha kopuyor. “Kulağa doğru geliyor.”

Gazozunu bitirip bardağı dikkatle bırakıyor. “Bak,” diyor, “senin yaşındaki bazı çocuklar bir şeyler uydurmayı sever.”

“Ben sevmem,” diye karşılık veriyorum.

“Neden?”

“Çünkü o zaman başım derde girer.”

Düşünceli bir ses çıkarıyor. “Doğru.”

Cebine uzanıp birkaç kâğıt para çıkarıyor, bara bırakıyor.

“Peki,” diyor, ayağa kalkarak, “seninle konuşmak güzeldi.”

Bana son bir kez bakıyor. “Sen boyamaya devam et, tamam mı?”

Başımı sallıyorum.

O çıkarken kapının zili çalıyor.

Oda uzun bir süre sessiz kalıyor.

Sonra biri söyleniyor: “Lanet polis.”

Bir başkası gülüyor.

Müzik yeniden açılıyor.

Annem hemen bana bakmıyor.

Tezgâhı silmeyi bitiriyor, sonra buzdolabına uzanıp bir gazoz çıkarıyor. Tek kelime etmeden önüme koyuyor.

“Susadın mı?” diye soruyor.

Başımı iki yana sallıyorum. “Hayır.”

Yine de orada bırakıyor.

Daha sonra babam geliyor. Hiç soru sormuyor. Sadece elime pudra şekerli bir donut sıkıştırıyor ve yanımdan geçerken saçlarımı karıştırıyor.

“Aferin sana, ufaklık,” diye mırıldanıyor.

Bana ne hakkında yalan söylediğimi kimse hiç açıklamıyor.

O adamın kim olduğunu ya da sorularının neden önemli olduğunu da kimse söylemiyor.

Ama o gece, yalan söylemek artık yanlış gelmiyor.

Kolay geliyor.

Sanki kimsenin göremediği çizgilerin içini boyamak gibi geliyor.

O gecenin ilerleyen saatlerinde uyuyor olmam gerekiyor.

Ama uyumuyorum.

Yatak odasının kapısı, koridordan sızan ışığın içeri dolmasına yetecek kadar aralık. Yan yatmış, duvara bakıyorum; kapanış saatinden sonra evin hep yaptığı gibi usul usul oturuşunu dinliyorum. Borular tık tık ediyor. Buzdolabı uğulduyor. Aşağı katta biri öksürüyor.

Sonra sesler geliyor.

Önce alçak sesle.

Annemin sesi.

“Daha yedi yaşında,” diyor annem; sesi gergin. Kontrollü. Bağırmamaya çalışırken olduğu gibi öfkeli. “Yedi yaşında, Elias.”

Babam iç çekiyor. Sandalyenin sürtünme sesini duyuyorum. “Ona yalan söylemesini ben demedim.”

“Demene gerek yoktu,” diye çıkışıyor annem. “Onu o duruma sen soktun. O adamın onunla konuşmasına sen izin verdin.”

“O adam onunla zaten konuşacaktı,” diyor babam. “Bunu sen de biliyorsun.”

“Bu, olanı normal yapmaz.”

Sessizlik uzuyor.

“Hiç gözünü kırpmadan cevap verdi,” diye devam ediyor annem. “Bunun bir çocuğa ne yaptığını biliyor musun? Yalan söylemek bu kadar kolay geliyorsa bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?”

Babam hemen cevap vermiyor.

“Yapması gerekeni yaptı,” diyor sonunda. “Soğukkanlı kaldı. Sakinliğini bozmadı.”

“Mecbur olmamalıydı,” diyor annem; sesi şimdi çatlıyor. “O sizin gibi değil.”

“O benim kızım.”

“O bizim kızımız,” diye hemen karşılık veriyor annem. “Ve bunun normal olduğunu sanarak büyümesine izin vermeyeceğim.”

Bir duraklama daha.

“Zaten öyle sanıyor,” diyor babam sessizce.

Annem sertçe nefes veriyor. “Korktuğum şey de tam bu zaten.”

Gözlerimi sımsıkı kapatıyorum.

“Bunu yüklenmesini istemiyorum,” diyor annem. “Nasıl hayatta kalacağını öğrenmeden önce çocuk olmayı öğrensin istiyorum.”

Babamın sesi alçalıyor. “Bu hayat kimseden izin beklemez.”

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm