Bölüm 4 Kuralları Çığlamanın Maliyeti
Lily — Sekiz Yaşında
Orada olmamam gerektiğini biliyorum.
Duyduğum şeyi tam olarak anlamadan bile aklımdan geçen ilk düşünce bu.
Kulüp binasının havası yanlış. Gürültülü değil. Öfkeli değil. Gerilmiş. Sanki bir oda nefesini tutmuş gibi. Arka odada, kitabımla ve pastel boyalarımla olmam gerekiyor ama sesler duvarların içinden taşmış, alçak ve keskin; sinirlerimi tırmalıyor.
Sessizce sandalyeden kayıp iniyorum, yaklaşıyorum. Kalbim o kadar sert vuruyor ki kulaklarım çınlıyor.
Eski derin dondurucunun arkasına çömeliyorum; çalışınca zangır zangır titreyen şu aletin. Onunla duvar arasındaki dar aralıktan bakıyorum.
Adamlar masanın etrafında dikilmiş.
Hepsi değil. Ama yeterince kişi.
Ortadakini hemen tanıyorum. Armalı bir üye. Eskiden şekerleme makinesine atmam için cebime bozukluk sıkıştıranlardan biri; motor yağı ve naneli sakız kokardı. Omuzları kasılmış, çenesi öyle sıkılı ki kasları seğiriyor.
Ellerinin titrediğini görüyorum.
“Sana onu yerinden oynatmaman söylendi,” diyor biri.
“Önemli olmaz sandım,” diye tersliyor adam; sesindeki gerginlik çatlatıyor. “Hallederim sandım.”
“Sana düşünmen söylenmedi,” diye karşılık veriyor başka bir ses, buz gibi. “Beklemen söylendi.”
Adam elini saçlarının arasından geçiriyor. “Araya girmeseydim daha kötü olacaktı.”
“Ya şimdi?” diye soruyor yeni bir ses.
Oda yer değiştiriyor sanki.
Taç konuştu.
Lucian masanın başında duruyor; elleri önünde gevşekçe kenetlenmiş, yüz ifadesi okunmuyor. Sesini yükseltmiyor. Buna ihtiyacı yok.
“Ve şimdi,” diye devam ediyor sakin sakin, “birisi yaralandı.”
Adam güçlükle yutkunuyor. “Orada başka biri olacağını bilmiyordum.”
“Mesele bu,” diyor Lucian. “Neyi bilip bilmeyeceğine sen karar veremezsin.”
Ağır bir sessizlik çöküyor.
Mideme bir düğüm giriyor.
Sonra babam öne çıkıyor.
Babam.
Elias Voss. Silah Sorumlusu.
Yüzü öfkeli değil. Daha kötü: dümdüz, kontrol altında, son söz gibi. Sanki biri tam hızla bir duvara çarpmış da duvar yerinden oynamamış.
“Doğrudan bir emre karşı geldin,” diyor babam. “İzin olmadan harekete geçtin. Olmaması gereken yerde dikkat çektin.”
“Yardım etmeye çalışıyordum,” diye ısrar ediyor adam; sesine çaresizlik sızıyor. “On beş yıldır bu kulüpteyim—”
“İşte bu yüzden oluyor,” diye kesiyor babam. “Daha iyi bilmen gerekirdi.”
Adamın gözleri sağa sola çılgın gibi kaçıyor, onun adına konuşacak birini arıyor.
İşte o anda beni görüyor.
Göz göze geliyoruz, aralıktan.
Yarım saniyeliğine yüzü değişiyor; çıplak, ham bir panik parlıyor.
Sonra babam onun baktığı yere bakıyor.
Babam beni görüyor.
Oda durmuyor. Kimse tepki vermiyor. Ama babam biliyor.
Ve bana çık git demiyor. Gözlerini de kaçırmıyor. Bakışını tutuyor.
Bir anda anlıyorum; göğsümün içi boşalmış gibi oluyor. Bunu görmemi istiyor.
Lucian da fark ediyor. Gözleri bir anlığına saklandığım yere kayıyor, sonra karşısındaki adama geri dönüyor.
Hiçbir şey söylemiyor. Buna izin veriyor.
“Kurallarımızın neden var olduğunu anlıyor musun?” diye soruyor Lucian adama.
“Evet,” diyor adam hemen. “Evet, anlıyorum.”
“O zaman anlat,” diyor Lucian.
Adam tereddüt ediyor, sert sert nefes alıyor. “Kurallar kulübün başına bela gelmesini engeller. İnsanları güvende tutar.”
“Peki onları bozarsan?”
“İnsanlar zarar görür.”
“Bir daha söyle.”
“İnsanlar zarar görür,” diye tekrarlıyor adam, sesi kısılmış.
Babam bir kez başını sallıyor.
“Elini uzat,” diyor.
Adam donakalıyor.
“Elias—” diye başlıyor.
Babamın sesi değişmiyor. “Elin. Masanın üstüne.”
Adam Lucian’a bakar.
Lucian bir kez başını sallar.
Hepsi bu.
Adam ağır ağır, titreyerek sağ elini uzatıp tahta masanın üzerine dümdüz koyar. Biri araya girip elini bastırır; parmakları iki yana açılmış, avucu açıkta. Bir başkası kısa bir metal çubuk çıkarır; kalın, mat, ağır. Keskin değil. Gösterişli hiç değil.
Bir şeyi kırmak için.
Elimi ağzıma kapatıyorum.
“Görmezden geldiğin emir için,” der Babam, sesi dümdüz. “Bir de bunun parasını ödeyen kişi için.”
Çubuk bir kez iner.
Ses korkunçtur; tok, kesin, kışın kırılan bir dal gibi.
Adam çığlık atar.
Yüksek değil. Keskin. Refleks gibi.
Neredeyse hemen yutar çığlığını; sesi boğazında düğümlenir. Dizlerinin üstüne çöker, elini göğsüne bastırır. Nefesi ıslak, parçalı çıkar.
İrkilirim ama gözümü kaçırmam.
Babam geri çekilir. “Çıkarın şunu,” der.
Kimse itiraz etmez.
Adamı ayağa kaldırıp sürükleyerek götürürler; botları yerde boş boş sürtünür. Masaya kan damlaları sıçramıştır. Biri tek kelime etmeden siler.
Oda eski hâline döner.
Bir sandalye gıcırdar. Biri içki doldurur. Bir başkası sigara yakar.
Lucian sonunda başını azıcık çevirir.
Gözleri benimkilerle buluşur.
Kaşlarını çatmaz.
Gülümsemez.
Beni uzaklaştıracak bir işaret vermez.
Sadece bana bakar; sakin, tartan bir bakışla.
İkinci dersi o an anlarım.
Bu kaos değil. Bu düzen.
Sonra Annem beni yatağımın üstünde, dizlerimi göğsüme çekmiş otururken bulur.
“Bunu görmemen gerekiyordu,” der usulca.
“Biliyorum.”
Önümde diz çöker, saçımı nazikçe geri iter. Elleri titriyordur, sesi titremese de. “Gördüğünü anladın mı?”
Başımı sallarım.
Yutkunur. “İyi.”
Başka bir şey söylemez.
O gece tavana bakarak uyumam.
Ağlamam. Midem bulanmaz.
Sanki ağır bir şey kemiğime oturmuş gibi hissederim.
Babam daha sonra gelir.
Önce botlarını duymam. Geceleri evde farklı hareket eder; dikkatli, sanki kırılgan bir şeyi uyandırmak istemiyormuş gibi. Kapı, koridor ışığının yere yayılmasına yetecek kadar aralanır.
Uyanığım. Hep uyanığım.
Bir süre kapıda durur, sadece beni izler. Gözlerim tavanda sabitken bile bunu hissederim.
“İyi misin, ufaklık?” der sonunda.
Başımı çevirip sallarım.
Sesime güvenmem.
Yaklaşır, yatağın kenarına oturur; şilte ağırlığıyla çöker. Bir an, daha fazlasını söyleyecek sanırım. Açıklayacak. Özür dileyecek.
Demez.
Onun yerine battaniyeyi alır, omuzlarıma doğru çeker, küçükken yaptığı gibi kenarlarını içeri sıkıştırır. Elleri serttir, nasırlı. Az önce çubuğu tutan eller. Masanın üstünde bir şeyi kıran eller.
Şimdi naziktir.
“Kolay değildi,” der alçak sesle.
Yine başımı sallarım.
“Sen yanlış bir şey yapmadın,” diye ekler. “Duydun mu beni?”
Yutkunurum. “Evet.”
Yüzümü inceler, sanki çatlak arar gibi. Bulamayınca gözlerinde okunmayan bir şey kıpırdar.
“Bu hayatta,” der yavaşça, “hemen düzeltemeyeceğin şeyler var. Belki hiç düzeltemeyeceğin.”
Susarım.
“Bazen yapabileceğin en iyi şey,” diye devam eder; sesi alçak, sakin, “dinlemek. Tepki vermemek. İzlemek. Öğrenmek.”
Başparmağı saç çizgimin üzerinden bir kez geçer; kısa, sağlamlaştıran bir dokunuş.
“Tepki insanları yaralar,” der. “Dinlemek seni hayatta tutar.”
