Bölüm 3 ÜÇ

Uyandığımda güneş, yerden tavana uzanan pencerelerden içeri hançer gibi saplanıyor. Başım, sanki davul gibi zonkluyor. İnleyip çarşafı üstüme çekiyorum; o sırada yatağın dev gibi olduğunu fark ediyorum. Pahalı. Fazla kusursuz—benim olamayacak kadar.

Ve boş. Sebastian burada değil.

Oda lüks içinde; benim karşılayabileceğimin çok ötesinde. Nabzım hızlanıyor. “Kahretsin,” diye fısıldıyorum. “Dün gece ne oldu?”

Telefonumu kapıp Avery’yi arıyorum.

“Hayattasın,” diyor kuru bir sesle.

“Zor bela,” diye çatallı bir sesle cevap veriyorum. “Dün gece ne halt yedim ben?”

“Bayıldın,” diyor. “Bay Embers seni dışarı taşıdı. Hatırlamıyor musun? Kızım! Dün gece acayip uçuktun. Ne kadar içtin sen?”

Yastıklara geri yığılıyorum; işin nerelere vardığını düşünüyorum. Seks yaptık mı onu bile bilmiyorum. Aklımda kalan tek şey, kulüpte kemerini çözmeye çalıştığım.

Tam o sırada telefonum ötüyor. Yeni bir e-posta. Avery’ye sonra tekrar arayacağımı söylüyorum.

Gözlerimi kısarak aşağı kaydırıyorum—ve içim buz kesiyor. Başvurduğum şirketlerden birinden. Bugün yapılması gereken bir mülakatla ilgili takip e-postası…

Bugün mü?

Ne? İlk e-postayı nasıl kaçırdım?

“Aman Tanrım.” Gönderilme tarihine bakınca kalbim çılgın gibi atıyor. Neredeyse bir hafta önce.

Parmaklarım panikle klavyeye koşuyor; özür dileyip her an gelebileceğimi yazıyorum. Cevap anında geliyor.

“Bir saat içinde burada olun.”

Üstüme temiz bir şeyler geçirip makyajımı toparlamaya zar zor vakit buluyorum. Bir saat sonra Lancaster Industries’in göğe uzanan cam lobisindeyim. Resepsiyonist beni bir toplantı odasına yönlendirirken avuçlarım terliyor.

“CEO, Bay Lancaster, şehre yeni döndü,” diyor. “Bugün toplantıda olacak.”

Mideme bir düğüm oturuyor. Ne beklemem gerektiğini bilmeden başımı sallıyorum.

Kapı açılıyor ve konferans masasının öbür ucundan tanıdık bir sesi duyunca başımı kaldırıyorum; kanım buz kesiyor.

O.

Seb Embers—ama Sebastian Lancaster diye tanıtıldı. Dün gecenin adamı. Sanki açlıktan ölüyormuşum gibi öptüğüm adam.

Göz göze geliyoruz. Onunkiler önce kocaman açılıyor, sonra kısılıyor. Benimkilerse neredeyse yerinden fırlayacak.

Vay. Anasını. Satayım.

Kendimi bir sandalyeye zorlukla atıyorum. Klasörümü karıştırıp duruyorum, sertifikalarımı çıkarıyorum, fikrimi titrek bir aceleyle özetliyorum. Sesim yeterince sağlam çıkıyor ama kafamın içi bağırıyor: “Bu bir kâbus.” Biliyor. Biliyor.

Toplantı fazla çabuk bitiyor. Fazla tuhaf. Dışarı çıkıp ciğerlerime koca bir nefes dolduruyorum ve hemen Avery’yi arıyorum.

“Mülakatta az önce kiminle karşılaştığıma inanamazsın.”

“Kim?” diyor, dalgın.

“Sebastian lanet olası Embers—ya da Lancaster—dün birlikte olduğum adam!”

Mutfak tezgâhının kenarını kavradığım yerde boğumlarım bembeyaz. Bir hafta. Wes’in çatı katından çıkıp gidişimin üstünden bir hafta geçti ve telefonum durmadan titriyor. Ekranda Wes’in adı her belirdiğinde, aramaların hepsini sesli mesaja düşürüyorum. Üstünden bir hafta geçse de Wes’in ihanetini düşünmeyi bir türlü bırakamadım. Bir yandan da farkında olmadan düşüncelerim Sebastian’a kayıp duruyor. Ama o şirkette çalışamam, biliyorum. Mülakatta sadece batırmadım; mülakattan bir gece önce Sebastian’la öpüşüp durdum.

Herhalde bunu gözüne girmek için yaptığımı, böylece şirketin yeni pazarlama stratejisti olarak işe alınacağımı sanıyor. Aklımı her şeyden uzaklaştırmaya çalışıyorum. Elimde ağır çöp poşetiyle apartman kapısını itip açıyorum. Nemli akşam havası yüzüme çarpıyor; yoğun, boğucu. Çöp konteynerine doğru iki adım atıyorum ki dünya birden eğiliyor. Baş dönmesi dalga gibi vuruyor; öyle şiddetli ki dizlerimin bağı çözülüyor. Poşet elimden kayıp düşüyor, içindekiler kaldırıma saçılıyor. Tuğla duvara uzanıp tutunuyorum, kalbim kaburgalarıma vura vura atıyor.

Başım dönüyor.

“Lena!”

Avery’nin sesi kulaklarımdaki uğultuyu yarıp geçiyor. Koşup yanıma geliyor; kolunu belime doluyor, yüzünde endişe çizgileri. “İyi misin?”

Başımı sallıyorum, avucum terlemiş alnıma değiyor.

Neredeyse dengemi kaybediyorum ama Avery hemen beni tutuyor.

“Bence hastaneye gitmemiz lazım.”

Acil servis, florasan ışıklı, steril bir arada kalmışlık hâli. Bekleyiş bitmek bilmiyor; saatin her tik takı sinirlerime inen bir çekiç gibi. Avery, avuçlarımın bembeyaz olduğunu söyleyip rahat bir tavırla hamile olup olamayacağımı soralı beri içim içimi yiyor.

Doktor sonunda içeri girdiğinde yüzü yumuşak. “Lena, kan sonuçların çıktı. Şiddetli stres ve biraz da susuz kalma. Dinlenmen gerekiyor.”

“Ne? Hamile değil miyim?” diye soruyorum, şaşkın.

“Eğer hamilelik haberini bekliyorsan hayal kırıklığına uğratacağım için üzgünüm,” diyor doktor. Sesi mahcup, bakışlarını Avery’yle benim aramda gezdiriyor ama ben hemen elimle işaret edip sözünü kesiyorum.

“Hayır! Ben… şey… rahatladım.”

Öyle derin bir rahatlama ki gözlerim dolacak gibi oluyor. “Teşekkür ederim,” diye fısıldıyorum.

Serin gece havasına çıktığımızda üzerimdeki ağırlık sanki kısa süreliğine kalkıyor. Sebastian bela. Avery en başından beri haklıydı. En son istediğim şey, herhangi bir rezilliğin içine dolanmak.

Telefonum yeni bir e-postayla ötüyor. Neredeyse görmezden geleceğim ama bir şey dönüp bakmama sebep oluyor.

“KONU: Lancaster Industries—İkinci Aşama Başvuru”

Nefesim boğazımda düğümleniyor. Açıyorum; başparmağım titriyor.

“Sayın Lena Hanım, İlk başvurunuz için teşekkür ederiz. Sizi Junior Pazarlama Stratejisti pozisyonu için kısa listeye aldığımızı memnuniyetle bildiririz. Beklenmedik bir boşluk oluştuğundan, pozisyon hemen başlayacak şekilde açılmıştır. Kısa listeye kalan tüm adayların yarın sunum yapması gerekmektedir. Lütfen katılımınızı onaylayınız. Bol şans.”

Ekrana bakakalıyorum; kelimeler bulanıklaşıyor. Yarın mı? Bu, bir fırsattan çok, kapanan bir kapan gibi geliyor.

“Ne oldu?” diye soruyor Avery, omzumun üzerinden bakarak. E-postayı okuyor ve alçak bir ıslık çalıyor. “Vay canına. Bu kader mi, yoksa acayip bir sürpriz mi?”

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm