Bölüm 1 Sevdiği Kadın Ben Değilim

“Tebrikler, hamilesiniz. Sekiz haftalık.”

Jenna Mellon, hastaneden çıktı. Test sonuçlarını öyle sıkı tutuyordu ki boğumları bembeyaz kesilmişti. Kalbi, sanki göğsünden çıkıp kaçacakmış gibi kaburgalarına vuruyordu.

Edward Russell’la evliliklerinin beşinci yılında nihayet bebekleri olacaktı.

Ama nasıl olduğu… onu anlatmak daha zordu.

Beş yıllık evlilikleri boyunca Edward ona bir kez bile dokunmamıştı. Ta ki iki ay önce, sızıp kalacak kadar sarhoş halde eve gelip onu yatak odasının duvarına bastırana kadar. Onu, çaresiz, neredeyse delice bir açlıkla öpmüştü.

Dudakları viski gibi yanıyor; sıcak, aceleci bir tat bırakıyordu. Elleri teninin her yerinde ateşten izler dolaştırdı: boynunda, köprücük kemiğinde, belinin kıvrımında. Sanki sadece dokunarak bedenini ezberlemeye çalışıyordu.

Edward onu kucağına alıp yatağa taşıdığında Jenna’nın kalbi neredeyse patlayacaktı. Beş yıl süren bekleyiş, nihayet o tek ana sığmıştı.

Edward geceliğini yırtar gibi açtı, memesini ağzına alıp diliyle çevreledi. Jenna, parmakları onun saçlarına dolanırken dudaklarından kaçan o yumuşak inlemeyi engelleyemedi.

“Edward...” İsmini bir dua gibi fısıldadı.

Ama Edward cevap vermedi. Sadece daha sert öptü. Parmakları bacaklarının arasına kaydı; Jenna’nın çoktan ıslandığını buldu. İçine girdiğinde Jenna, omuzlarına öyle sıkı tutundu ki tırnakları neredeyse derisini yaracaktı.

Hareketleri sert ve aceleydi. Her derin vuruşta Jenna’nın bedeni onun etrafında kasılıyordu. İçinde gidip gelirken onu her ayrıntısıyla hissediyordu; o hassas noktaya vurdukça tüm bedenine zevkten elektrik gibi dalgalar yayılıyordu.

“Bana bak,” diye boğuk bir sesle çıktı Jenna; bu anın gerçek olmasına tutunmak ister gibi.

Edward gözlerini indirdi ama bakışları bulanıktı. Sanki Jenna’ya değil, onun içinden bir başkasına bakıyordu.

“Çok güzelsin...” diye mırıldandı.

Sonra Edward yer değiştirip Jenna’nın bileklerini başının üstünde bastırdı ve daha da büyük bir güçle içine sürmeye başladı. Her güçlü vuruşta karyolanın iskeleti gıcırdıyordu. Jenna’nın nefesi kırık dökük soluklara dönüştü.

“Daha sert...” diye fısıldadı kulağına, bacaklarını beline sıkıca dolayarak.

Edward ona uydu. Her darbe, Jenna’nın bedenini çarşafların üzerinde yukarı doğru kaydırıyordu. Zevk yükseldikçe yükseldi; karnının alt kısmında sıkı bir yumru gibi toplanıp iyice gerildi. Sanki birazdan paramparça olacak gibiydi.

Doruk, üzerine dev bir dalga gibi çarpıp geçti. İçindeki duvarlar Edward’ın etrafında kasıldı, onu da kendisiyle birlikte sürükleyip uçurumdan aşağı çekti.

Edward içine boşalınca boğuk, hayvansı bir inilti çıkardı ve onun üstüne yığıldı.

Sonrasında Jenna, Edward’ın göğsüne sokuldu. Güçlü, düzenli kalp atışını dinledi.

Şimdi dönüp bakınca bile, hâlâ güzel geliyordu.

Bir kez olmasının hamile kalmaya yeteceğini hiç düşünmemişti.

Jenna, haberi Edward’a söylemek için sabırsızlanıyordu.

Russell Malikânesi’ne döndüğünde, kahya Edward’ın çalışma odasında olduğunu ve kesinlikle rahatsız edilmemesini emrettiğini söyledi.

Ama Jenna kendini tutamadı. Parmak uçlarında üst kata çıktı, çalışma odasının kapısına yaklaştı; eli kapıyı çalmak için havaya kalkmışken—

Kapının aralığından boğuk bir inilti geldi.

Jenna’nın eli havada dondu. O sesi çok iyi tanıyordu.

İki ay önceki o gecede Edward’ın çıkardığı sesin aynısıydı; derinden, sert, ilkel.

İçine huzursuz bir düşünce sızdı.

Neden?

Neden ihtiyacını gidermek için ona gelmek yerine tek başınaydı?

Jenna nefesini tuttu, kapı aralığından içeri baktı.

Çalışma odası loştu. Edward, kapıya sırtı dönük halde, ofis koltuğunda oturuyordu; omuzları inip kalkıyordu. Bir eli kolçağı kavramıştı, öteki eli düzenli bir ritimle hareket ediyordu. Kaldırdığı elinde bir fotoğraf tutuyordu.

Jenna görüntüyü seçemedi ama Edward’ın giderek hırçınlaşan nefesini ve boğazının en derininden kaçıp çıkan ismi duydu:

“Jenny...”

Jenna’nın bütün bedeni taş kesildi.

O gece, sızıp kalacak kadar sarhoşken bile Edward, o ismi kulağına fısıldamıştı. “Jenny... Jenny...” Defalarca, defalarca; ondan daha önce hiç duymadığı bir şefkatle, bir özlemle.

Onun adı Jenna’ydı—Jenny’den yalnızca bir harf farklı.

O an bunun ona taktığı bir lakap olduğunu sanmıştı.

Şimdiyse yanıldığını anlıyordu.

Çünkü o gece bile Edward, şimdi yüzünde gördüğü o derin sevgi ifadesiyle ona hiç bakmamıştı.


Jenna sessizce yatak odalarına çekildi, kapıyı kapatıp ona yaslandı; nefes nefese kaldı.

Evliliklerini baştan sona düşündü.

Beş yıl önce Edward’ın annesi Samantha, Jenna’nın annesi Samantha’nın en yakın arkadaşı olduğu için Edward’ı onunla evlenmeye zorlamıştı. Gençken bir söz vermişlerdi; çocukları bir gün evlenecekti.

Sonra Mellon ailesi iflas etmişti ve Jenna’nın annesi ölüm döşeğindeyken onu Samantha’ya emanet etmişti.

Samantha, rahmetli arkadaşına olan vefası için herkesin itirazına rağmen bu evliliği zorla da olsa gerçekleştirmişti.

Herkes arkasından fısıldaşıyordu: Jenna, sosyal çevreye tırmanmak için merdivenleri tırmanmış, ölü annesinin hatırını kullanıp Edward’ı tuzağa düşürmüştü.

Belki de en başından beri haklıydılar.

Yirmi dakika sonra Edward içeri girdi.

Füme renkli ipek bir sabahlık giymişti; uzun boyu ölçülü bir zarafetle hareket ediyordu. Yüzündeki hafif kızarıklık dışında her zamanki gibiydi—sakin, kontrollü, okunamaz.

“Ne oldu?” Edward’ın sesi tepeden geldi. “Berbat görünüyorsun.”

“İyiyim.” Jenna zorla gülümsedi. “Sadece biraz yorgunum.”

“Bugün hastaneye gitmedin mi?” Edward yatağın kenarına oturdu. “Doktor ne dedi?”

Jenna’nın kalbi davul gibi çarpıyordu.

Hamilelik raporu cebindeydi. Haberi ona sürpriz yapmayı planlamıştı, ama şimdi söyleyip söylememesi gerektiğini bile bilmiyordu.

Edward’ın kalbi başka bir kadına aitse, bu bebek onun için ne ifade edecekti?

“Kan şekerim düşmüş,” dedi Jenna. “Önemli bir şey değil.”

Edward cebinden Tiffany mavisi küçük bir kutu çıkarıp komodinin üstüne bıraktı. İçinde bir bileklik vardı—tasarımı biraz demodeydi, muhtemelen birkaç yıl öncesinden kalmaydı.

“Bu bilekliği sevdiğini söylememiş miydin?” Edward’ın tonu düzdü.

Jenna bilekliğe baktı. “Teşekkür ederim,” dedi kısık sesle.

En son mavi kolyeyi istediğini söylediği zamanı muhtemelen hatırlamıyordu bile; bilekliği değil.

“Önümüzdeki iki gün halletmem gereken işler var,” dedi Edward, ayağa kalkıp dolaptan kıyafetler çıkarırken. “Gece eve gelmeyebilirim. Annem sorarsa idare et.”

Bilekliğin ne olduğu bir anda anlam kazandı—sus payı.

“Anladım,” dedi Jenna yumuşakça.

Bunun üzerine Edward üstünü değiştirmek için banyoya girdi.

Çıktığında saçları kusursuz biçimde yapılmıştı ve hafif bir kolonya kokusu geliyordu.

Jenna afalladı. Dış görünüşüne bu kadar özen gösterdiği pek olmazdı. Bu gece biriyle mi buluşacaktı?

Soramadan Edward çoktan gitmişti.


Edward çıktıktan sonra Jenna doğrulup yatağa oturdu.

Çalışma odasındaki o fotoğraf aklından çıkmıyordu. Onu görmesi gerekiyordu.

Çalışma odasına vardığında masayı uzun süre didik didik aradı; sonunda fotoğrafı bir çekmecede buldu.

Jenna fotoğrafı eline alırken elleri titredi, kalbi buz gibi bir boşluğa yuvarlandı.

Fotoğraftaki kadın o değildi.

Bu bir çift fotoğrafıydı. Kadın binicilik kıyafeti giymişti; uzun boylu, dikkat çekiciydi, yüzünde tatlı bir gülümseme vardı.

Yanında ise kocası Edward duruyordu.

Edward kolunu kadının omuzlarına atmıştı; ikisi de kameraya gerçek bir neşeyle gülümsüyordu.

Jenna’nın Edward’ın yüzünde hiç görmediği bir ifadeydi bu.

Onu hep doğuştan soğuk ve mesafeli sanmıştı. Böyle aydınlık, böylesine kaygısız görünebildiğini hiç bilmiyordu.

Fotoğraf eski gibiydi—Edward’ın yüzünde hâlâ gençliğin o masum izleri vardı.

Jenna fotoğrafı çevirdi ve arkasında küçük bir el yazısıyla yazılmış tek satır gördü.

[Sevgili Edward’ıma. Sevgiyle, Jennifer.]

Jennifer...

Sonraki Bölüm