Bölüm 2 İkinci Bölüm Luna'nın Nedeni

Meadow merdivenleri ağır ağır çıktı. Avuçları buz gibiydi; hak ettiğinden bile emin olmadığı o haberden sonra kalbi hâlâ yerli yerine oturmamıştı. O anı, Luna’nın onu seçtiği anı, durmadan yeniden yaşıyordu zihninde. Onu. Whitewood’daki eşsiz dişi kurtların hepsinin içinden onu.

Her basamak daha ağır geliyordu; sanki ayaklarının altındaki tahta aynı soruyu fısıldıyordu:

Neden sen?

Bunu kendine daha şimdiden bin kez sormuştu. Keskin bakışları ve daha da soğuk gülümsemesiyle tanınan Luna Amber, neden dilsiz kızı seçsin ki? Görünmez kızı? Savaşçılara hükmedemeyen, bir odayı peşinden sürükleyemeyen, üstelik zihin bağıyla bile karşılık veremeyen kızı?

Boğazı düğümlendi. Elini göğsüne bastırdı.

Ya sürü onu kabul etmezse? Ya Joseph’i onun gibi birine bağlandığı için alaya alırlarsa? Ya onu zayıf gösterirse?

Yatak odasının kapısına uzandığında parmakları titriyordu.

Düşünmekten ağlamaya başlamadan önce telefonunu çıkardı. Başparmakları ekranda hızlıca hareket etti.

Lütfen gel. Acil., M

Victoria gelirdi. Victoria hep gelirdi.

Beklerken Meadow yatağın kenarına oturup çarşafı parmaklarının arasında burdu. Geleceğini, Alfa Joseph McCloud’la yaşayacağı hayatı gözünde canlandırmaya çalıştı.

Olmadı.

Joseph onunla neredeyse hiç konuşmazdı. Neredeyse hiç bakmazdı. Kar ve disiplinle yontulmuş bir adam gibiydi; sert, soğuk, kontrol altında. Meadow’un onunla ilgili bildiği, sürüye verdiği o kibar baş selamlarından ibaretti; onda bile Joseph’in bakışlarının bilinçli olarak hiç ona dönmediğine emindi.

Luna olarak onun yanında nasıl duracaktı?

Nasıl aynı evde yaşayacaklardı? Birlikte yemek yiyeceklerdi? Aynı evi, aynı odayı, aynı hayatı paylaşacaklardı?

Eş bağı kutsal olmalıydı. Paylaşılan. Eşit.

O, Meadow için bir şey hissedecek miydi? Meadow onun evinde de sessiz bir gölge olmaktan öteye geçemeyecek miydi?

Göğsü ısındı, sonra soğudu, sonra sakinleşti. Yavaşça bir nefes verip değiştiremeyeceği şeyi kabullendi.

Kader seçmişti.

Meadow da kaderi sorgulayacak kadar asi değil, fazla uysal, fazla nazik, fazla kabullenmişti.

Tam o sırada annesinin sesi zihninin içinden geçip onu irkiltti; yumuşaktı ama yeterince netti.

Aşağı in, Meadow.

Meadow hemen fırladı, elbisesini düzelterek aceleyle merdivenlerden geri indi.

Luna Amber kapı tarafında duruyordu, çıkmaya hazırdı. Uzun boylu, zarif, buz gibi bir güzelliğe sahipti. Gülümsüyordu; ama o gülümseme gözlerine ulaşmıyordu. O gülümsemede bir şey vardı; Meadow’un kurdu derisinin altında huzursuzca kıpırdandı.

Yine de Meadow saygıyla başını eğdi.

Annesinin sesi bağın içinden onu yeniden dürttü:

Luna’yı selamla.

Meadow daha da eğildi.

Luna Amber ona doğru düzgün bakmadan evden çıktı.

Kapı kapanır kapanmaz Meadow umutla anne babasına baktı. Bu kararı birinin ona açıklamasını istiyordu, buna ihtiyacı vardı; onu rahatlatmalarını, Luna’nın soğuk gülümsemesinin ardında bir oyun olmadığını söylemelerini.

Ama anne babası birbirine baktı; yorgun, rahatlamış bir bakıştı bu. Sonra Tamar yüzüne sıcak bir gülümseme yerleştirip ona doğru yürüdü. Meadow’un yüzünü, sanki yeniden küçük bir çocukmuş gibi, iki avucunun içine aldı.

“Nihayet,” diye fısıldadı Tamar, Meadow’un alnına bir öpücük kondururken. “Sen hâlâ bu evin içinde dolanıp dururken ben yaşlanıp gideceğim sandım.”

Sesi hafifti ama gözlerinde sevinç parlıyordu; gerçek bir sevinç. Meadow’un yıllardır kendisine yöneldiğini görmediği türden bir sevinç.

Bir anlığına Meadow, nadir gördüğü bu şefkate kendini bıraktı.

Bir anlığına, annesinin dokunuşunun onu yerinde tuttuğunu hissetti.

Ama o an çabucak geçti. Kimse ayrıntıları konuşmadı. Kimse bu düzeni açıklamadı. Sanki merdivenlerde duyduklarından her şeyi anlamış olması gerekiyormuş gibi davrandılar.

Sessizce izin isteyip odasına döndü.

İki saat sonra Meadow, ön verandadan yukarı aceleyle vuran ayak sesleri duydu. Victoria hiçbir yere usul usul yürümezdi; her yere koşardı, ağaçların arasından fırlayan bir rüzgâr ruhu gibi.

Saniyeler sonra yatak odasının kapısı açılıp duvara çarptı ve Victoria sendeleyerek içeri daldı; soluk soluğaydı, kıyafetleri terden nemlenmişti, kısa siyah kakülleri alnına yapışmıştı.

“Koşa koşa geldim,” diye nefes nefese, abartılı bir tonla söyledi. “Saat 18:21’de attığın mesaj beni ‘Acil’ diye uyandırıyorsa, bari hayatımı değiştirecek bir şey olsun. Ölüyor musun? Hamile misin? Birini mi öldüreceğiz?”

Meadow başını hızla iki yana salladı; gülmemek için kendini zorladı ve hızlı hızlı işaret etmeye başladı.

Victoria izledi. Gözlerini kırptı.

Sonra donup kaldı.

Önce güldü.

Sonra gülmedi.

“Dur. Hayır. Hayır, hayır, hayır. Meadow, ciddi ol. Benimle oynama. Gerçekte ne oldu, söyle.”

Meadow yine işaret etti. Bu kez daha yavaş.

Victoria’nın gözleri her kelimede biraz daha büyüdü.

“Tanrıçam…” diye fısıldadı. Sonra sesini yükseltti: “Şaka yapıyorsun, değil mi?! Luna Amber senin Joseph’le evlenmeni mi istiyor?! Joseph McCloud’la?! Geleceğin Alfa’sıyla?! Kas küpü Joseph’le?! Kaşları dağ sırtı gibi olan Joseph’le?!”

Meadow kızaran yanaklarıyla başını salladı.

Victoria dramatik bir biçimde yatağın üzerine kendini bıraktı. “Bunda kesin bir bit yeniği var.”

Meadow kaşını kaldırdı; hem alınmıştı hem de merak etmişti.

Victoria doğruldu, elleri havada durmadan savruluyordu. “Meadow, bak, seni seviyorum. Sen benim en sevdiğim insansın. Ama sürüyü biliyorsun. Sen onların ilk tercihi değilsin. İkinci de. On beşinci de. Luna Amber neden seni seçsin? Bunun kokusu bayat kurt eti gibi geliyor.”

Meadow kollarını kavuşturdu.

Alınmamıştı; Victoria haksız değildi. Ama Meadow tanrıçaya inanıyordu. Kaderin onunla böyle alay etmeyeceğine inanıyordu.

Victoria’nın yüzü yumuşadı, ama sadece bir an. Sonra gözleri yeniden kısıldı.

“Seni kullanıyor,” dedi kesin bir sesle. “Düşünsene. Joseph seninle evlenirse, liderlik görevlerini üstlenemeyecek bir Luna almış olur. Kadınlara emir veremezsin. Sürüye hitap edemezsin. Törenlere ev sahipliği yapamazsın. Zihinsel bağla emir bile iletemezsin. Ee o zaman koltuk kimde kalır?”

Meadow gözlerini kırptı.

Victoria onun yerine cevap verdi.

“Luna Amber’da. O ölünceye kadar Luna kalır. Tahttan çekilmeden oğlunun yanında hükmetmeye devam eder.”

Meadow’un omurgasından yukarı soğuk, huzursuz bir ürperti yürüdü.

Victoria ağır ağır iç çekti. “Heyecanını kaçırmaya çalışmıyorum. Sadece düşünmeni istiyorum. Gerçekten düşün. Neden sen? Neden şimdi? Luna Amber kendine faydası yoksa hiçbir şey yapmaz.”

Meadow hızlıca işaret etti:

Neden bu kadar keyif kaçırıyorsun?

Victoria gözlerini öyle bir devirdi ki neredeyse camlar titreyecekti.

“Çünkü seni birinin koruması gerekiyor, Meadow. Kimsenin söylemediğini birinin söylemesi gerekiyor. Eğer bu düğün bir tuzaksa, senin gözün kapalı içine yürümeni izlemeyeceğim.”

Meadow itiraz etmek istese de, midesi sessiz, rahatsız edici bir gerçekle burkuldu:

Victoria haklı olabilirdi.

Ama kader seçmişti.

Ve kader, sebepsiz seçmezdi.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm