Bölüm 3
Lyra’nın Bakış Açısı
Seyahat çantamın fermuarını çekiyordum ki kapı vuruldu—kapıya usulca üç kez tıklandı.
Daha kapıyı açmadan, öteki tarafta kimin durduğunu biliyordum.
Mira koridorda bekliyordu. Gri rahibe kıyafeti içindeydi, boynundaki gümüş haç ışığı yakalıyordu. Keten sarısı saçları her zamanki gibi kusursuz bir topuzla toplanmıştı. Yüzünde de, gerçeği bilmeyen herkesi kandırabilecek bir kaygı ifadesi vardı.
Onunla ilk karşılaştığım günü hâlâ hatırlıyordum—üç başına buyruk kurt peşine düşmüştü, dişleri çoktan boynuna geçmişti. Kendi güvenliğimi bir an bile düşünmeden onu kurtarmıştım. Sonrasında da ona kız kardeşim gibi davranmıştım.
Meğer arkamdan erkek arkadaşımla birlikte olan, beni Kızıl Diş Sürüsü’nden kovdurmak isteyen kişi oymuş. Buna inanmakta zorlanıyordum.
İlk kez, keskin koku alma duyumdan nefret ettim.
Bunu açıkça alabiliyordum—üzerine özellikle sıktığı gül kokusunun altında, Kael’e ait o apaçık koku vardı. Hiçbir parfüm onu örtemezdi.
Eskiden, beni bu kadar sık görmeye geldiği için erkek arkadaşımın kokusunun ona sinmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünerek kendimi kandırmıştım. Hatta yanıma yaklaştığında nefesimi tutar, sanki ne kadar anlayışlı olduğumu göstermek ister gibi yarım adım geri çekilirdim.
Ama dünkü o sahneden sonra sonunda anladım—bunu en başından beri gözüme sokuyormuş. Fark edemeyecek kadar aptalmışım sadece.
Şimdi ona bakarken, benimle konuşmaya çalışırken sıcak ve dost canlısı görünmeye çalışmasını izlerken, fark edilmeyecek kadar küçük bir yarım adım geri çekildim.
Yoksa ellerimi boğazına dolamamak için kendimi tutamayacağımdan korkuyordum.
“Lyra,” dedi yumuşak bir sesle, gri-yeşil gözleri yüzümü tararken. “Duyma yetinin geri geldiğini duydum. Bu harika bir haber. Senin için dua ediyordum.”
Yalan söylemekteki ustalığına neredeyse hayran kalacaktım.
“Evet, dün gece uykumdan ansızın uyandım ve işitmemin geri geldiğini fark ettim. Ama hayal mi gördüm bilmiyorum, bir de bazı garip sesler duymuş gibiyim.”
Sesim sakindi ama içimdeki öfke beni boğacak gibiydi. Gümüş Ay soyundan gelen hiçbir kurt, ne kadar uysal olursa olsun, doğmamış yavrusunun katiliyle karşı karşıya geldiğinde kayıtsız kalamazdı.
İfadesi bir anlığına istemsizce gerildi, sonra hemen toparladı.
“Yanlış duymuş olmalısın. Duyma yetin daha yeni geri geldi. Muhtemelen çok heyecanlandın ve bazı şeyleri karıştırdın.”
Bunu söylerken eli farkında olmadan alt karnına gitti.
Bakışlarım elinin hareketini izledi.
“Ah, bunu ortaya çıkarmaya nasıl dayanabildin?”
Keskin gözleri çalışma masamın üst rafındaki aytaşını görmüştü. Uzandı, almak istedi.
“Bırak onu!” Kendimi tutamadım, bağırdım.
Bu, kesilmemiş ham bir taştı; ancak güvercin yumurtası kadar büyüktü. Yarı saydam gövdesinin içinde süt beyazı bir parıltı hapsolmuştu.
İlk düşükten sonra tek başıma kuzey sınırındaki kadim kurtadam kalıntılarından birine gitmiştim—Ay Kuyusu’na. Söylenceye göre Ay Tanrıçası’nın ölümlüler dünyasına dokunduğu yer orasıydı. Dolunay gecelerinde de ölen yavruların ruhları, evlerinin yolunu bulmak için aytaşının ışığını takip ederdi.
Ay Kuyusu’nun başında bütün gece nöbet tutmuştum.
Kuzeyin sonbaharı insanın iliğine işleyen bir soğuğa sahipti. Kuyu suyunda hilal yansırken bu taşı suya yedi kez daldırdım. Her seferinde de, daha adını bile alamadan giden yavrumu Ay Tanrıçası’nın bağrına basması için dua ettim.
Acımı kendi gözleriyle görmüştü ve bu aytaşının benim için ne anlama geldiğini biliyordu. Buna rağmen sadece yavrumu öldürmekle kalmamış, şimdi bunu da elimden almak istiyordu.
“Sadece bakıyordum, Lyra. Neden bu kadar büyütüyorsun?”
Söyleniyordu ama parmakları hâlâ taşı sıkıca tutuyordu; bırakmaya hiç niyeti yoktu.
İçgüdüyle öne atıldım, aytaşını geri kapmaya çalıştım.
Yavrum zaten gitmişti. Bu dünyada ondan kalan son hatırayı da mı saklayamayacaktım?
Ama o bilerek geri çekildi.
Aytaşı ikimizin arasında bir yay çizdi,
sonra parmaklarının arasından kaydı.
Taş yere net bir sesle çarptı.
Kurtadam kalıntılarının bulunduğu yerlerden çıkan, Ay Kuyusu suyuna batırılmış aytaşları, sıradan minerallerden çok daha sertti.
Ama yere çarptığı anda içindeki süt beyazı parıltı bir anlığına sönükleşti.
Sanki birinin avucunda minicik bir ateşböceği söndürülmüş gibi.
“Pardon.” Eli havada öylece kaldı. “Birden üstüme atılınca korktum da, ben de... Lyra, alt tarafı bir taş. Bunun için beni suçlamazsın, değil mi?”
Kan damarlarımda ağır ağır kabardı, parmak uçlarım bile kontrolsüzce titriyordu.
Selah da göğsümün içinde öfkeyle kükürüyordu. İçimde kabaran dürtüyü bastıramadım ve onu sertçe yere ittim.
Mira yere düştü, bana inanamaz gibi bakıyordu.
Hiçbir şey söylemedim, sadece taşa uzandım.
Ama kapı bir anda açıldı. Gelen Kael’di.
Devriyede olması gerekiyordu ama çok kısa sürede buraya gelmişti.
Bu, kurtadam eşleri arasındaki o özel zihinsel bağ yüzündendi...
Sonunda neden bunca zamandır beni işaretlemeyi ertelediğini anladım; Mira’yı çoktan işaretlemişti...
Kael yerdeki Mira’yı görünce yüzü hemen karardı.
“Lyra, ne yaptığını sanıyorsun? Mira iyilik olsun diye iyileşmeni kutlamaya geldi, sen ona böyle mi davranıyorsun?”
Bunu söylerken Mira’yı korur gibi arkasına çekti.
Mira’nın gözleri kızardı. “Kael, onun aytaşını yanlışlıkla yere düşürdüm sadece. Ben de korktum. Tam özür dileyecektim ki birden beni itti.”
“Yavrum için bulduğum aytaşını neredeyse kırıyordu!”
İçimde kalan son aklım ile öfkeden kuduran Selah durmadan çarpışıyordu; bu yüzden sesim bile titriyordu.
“Sadece geri almak istedim.”
Ama Kael söylediklerimin hiçbirini umursamadı.
“Lyra, çok ileri gittin. Mira’dan özür dile.”
Yerde diz çökmüştüm, yumruklarımı o kadar sıkmıştım ki eklemlerim bembeyaz olmuştu.
Az önce aklımdan geçen düşünce yüzünden kendimi gülünç hissettim; gerçekten Kael’in beni korumasını mı ummuştum?
“Özür dilemeyeceğim.” Aytaşını kalbime bastırdım. “İlk o başladı.”
Bu ikiyüzlü ikilinin karşısında bir daha asla zayıflık göstermeyecektim.
Gözlerimin kızardığını görünce Kael’in bakışlarında, sanki bir anlık tereddüde benzeyen bir şey parladı.
“Kael.” Mira arkasından yumuşak bir sesle konuştu. “Çok canım yanıyor.”
Kael hemen arkasını döndü ve onu kucağına aldı.
Ben ise yerde tek başıma kaldım; içimde yalnızca ıssızlık vardı.
Bir kurtadamın iyileşme gücünün ne kadar kuvvetli olduğunu gayet iyi biliyordu. Yine de Mira’nın basit bir düşüşten gerçekten acı çektiğine inanmıştı...
O gece yine Kael geri dönmedi...
Gece üçte, yatakta uzanırken bilinmeyen bir numaradan bir video geldi.
Görüntüde Mira onun üstündeydi. Rahibe kıyafeti beline kadar sıyrılmıştı, gümüş haç göğsünde sallanıyordu. Kael’in elleri belini kavramış, başparmakları karnının alt kısmına bastırıyordu.
Video yalnızca on beş saniyeydi. Son üç saniyede Mira yüzünü kameraya çevirdi; bakışlarında meydan okuyan bir ifade vardı. Dudakları ses çıkarmadan oynadı ama ne dediğini açıkça okudum.
“O benim.”
