Bölüm 4

Telefonumu sımsıkı tutup o videoyu kendime eziyet eder gibi defalarca izledim. Göğsümdeki acı uyuşup hiçbir şey hissetmeyene kadar. Ancak o zaman videoyu kaydettim ve ekranı kapattım.

Gece iyice çökmüştü ama uyku hâlâ akıl almaz kadar uzaktaydı. Öylece oturuyordum. Sırtım duvara dayalı, kıpırtısız.

Ta ki kapı sabahın ilk ışıklarında açılana kadar.

Kael kapı aralığında durakladı. Yüzünden bir an suçluluk geçti, sonra ifadesini hızla o alışılmış kaygılı hâline soktu.

"Lyra, dün olanlar hakkında konuşmamız lazım."

Beni haksız bulduğu zaman hep o sesi kullanırdı. Yumuşak, sabırlı.

Karşıma oturdu. Ellerini masanın üstünde birleştirdi. Sanki normal, mantıklı bir konuşma yapıyormuşuz gibi. Sanki az önce eski en yakın arkadaşımın yatağından çıkmamış gibi.

"Aytaşı meselesinin seni üzdüğünü biliyorum ama Mira'yı öyle itemezsin. Sana hep iyi davrandı, özellikle de sen..."

Bilerek durdu.

"Dün olan bir kazaydı. Hem dürüst olmak gerekirse, bir taş yüzünden bu kadar büyütmene gerek yok. Asıl yaralanan oydu."

"Yaralanan mı?" Neredeyse gülecektim. "Mira'nın yaralandığını mı söylüyorsun?"

"Kalçası fena morardı, kocaman koyu bir iz oluştu. Dün gece ona bakmak için yanında kalmam gerekti..."

Yalancı! Selah'la aynı anda düşündük.

Ama yüzüm sakindi.

"Yaptığın tek şey bu muydu? Yanında kalıp ona bakmak mı?"

Gözlerinde bir an temkin parladı. "Ne demeye çalışıyorsun?"

"Hiçbir şey. Onun yanında olabilmene sevindim."

Alayım tam yerindeydi. İsterse duymamış gibi davranabileceği kadar hafifti.

Rahatladığı belliydi. Bana doğru yaklaştı, ellerini omuzlarıma koydu. Üzerinde Mira'nın kokusunu aldım.

Duş bile almamıştı.

Nightfall zehrinin hâlâ işe yaradığını sanıyordu. Benim hiçbir koku alamadığımı düşünüyordu.

Geri çekildim.

"Lyra?" Sesi şaşkın çıkmıştı. "Ne oldu?"

"Yorgunum. Dün gece iyi uyuyamadım."

"Belki bunun telafisini yapabiliriz." Ellerini belime kaydırdı, dudakları boynumu buldu. "Düşündüm de, bebeğim. Belki bir daha denemeliyiz. Bir çocuk daha yapmalıyız."

Selah içimde tısladı.

Üçüncü bir çocuk. Üçüncü bir kurban. Bebeğimizin yaşam gücü, onun cadı sürtüğü için iksire dönüştürülecekti.

İçimde öyle şiddetli bir öfke kabardı ki kendimi tutmazsam boğazını parçalayacağımı sandım. Ama tuttum.

"Canım istemiyor, Kael."

Parmakları böğrüme gömüldü. Morluk bırakacak kadar sertti.

"Canın istemiyor mu? Lyra, en son... üzerinden bir aydan fazla geçti."

"İkinci düşük yaptığım zamandan beri. Bedenim seni bir kez daha hayal kırıklığına uğrattığından beri."

"Ben öyle bir şey demedim."

"Demene gerek yok."

Aramızda bir metreden az mesafe vardı ama sanki uçurum kadar derindi.

Daha fazla üstelememeye karar verirken yüzünün nasıl değiştiğini izledim. Arzu yerini tiksintiye bıraktı.

"Tamam. Ama kendine gelmen lazım. Yarı ölü gibi dolaşıp durmandan, bu depresif hâllerinden bıktım."

Ceketini kaptığı gibi çıktı, kapıyı çarptı.

Arabası uzaklaşıp sesi tamamen kesilene kadar bekledim. Sonra eski eşyalarımı tıka basa doldurduğum dolaba yürüdüm.

Motosiklet kaskı, hiç giymediğim kışlıkların altında gömülü duruyordu; onların da altında, babamın on sekizinci yaş günümde verdiği deri ceket vardı.

Garaj anahtarı da üç yıl önce bıraktığım yerde hâlâ asılıydı.

Anahtarı alıp bodrum kattaki garaja indim.

Bu, babamın doğum günü hediyesiydi; grenajına gümüş bir kurt başı çizilmiş, bana özel yapılmış bir Ducati. Bir zamanlar en yakın yol arkadaşımdı.

Ama sonra Kael bunun fazla tehlikeli olduğuna beni ikna etmişti.

O yüzden burada öylece kalmış, toz toplamıştı.

Şimdi sadece nasıl bu kadar kör olabildiğimi düşünüyordum.

"Vay vay. Bakın kim sonunda fare deliğinden çıkmış."

Dönüp baktığımda garaj kapısında Red Fang sürüsünden üç kişi duruyordu: Marcus, Trevor ve Jake. Hepsi de düşük rütbeli, benden hiç hoşlanmayan kurtlardı.

"Güzel motor." Marcus alayla sırıttı. "Yazık ki senin becerebildiğin tek şey bebek kaybetmek ve Alfa'mızı rezil etmek."

Alayı canımı yaktı ama karşılık vermedim. "Sadece kontrol ediyordum."

"Kaçmayı mı düşünüyorsun?" Trevor güldü. "Senin gibi işe yaramaz bir yalnız kurt, Kael'in koruması olmadan bir gün bile dayanamaz."

Jake çoktan telefonunu çıkarmıştı. Kamerayı bana doğrultmuştu, yüzünde de birazdan bir gösteri izleyecekmiş gibi heyecanlı bir ifade vardı.

Üçü birden kahkahaya boğuldu.

"Telefonu kaldır, Jake."

Kael'in sesi garajın içinde yankılandı. Üç kurt da hemen başını eğip boyun eğdi.

Kael önce motosiklete, sonra bana baktı. Yüzünde açık bir tiksinti vardı.

"Sen ne halt ettiğini sanıyorsun?"

"Sadece hâlâ çalışıyor mu diye bakmak istedim. Ben..."

"Beni sürü üyelerinin önünde rezil etmek gibi bir niyetin yoktu, öyle mi?" Eli kolumu kavradı; canımı yakacak kadar sıkıydı.

Gözlerimi yere indirdim. "Özür dilerim. Düşünemedim."

"Tabii düşünemedin. Sen zaten hiç düşünmezsin, sorunun da bu." Beni itip motosiklete çarptırdı.

"Kael? Bir sorun mu var?"

Mira yeniden rahibe kıyafetini giymişti. Göğsündeki gümüş haç iyice göze çarpıyordu. Abartılı bir topallamayla yürüyordu.

"Ah, Lyra, umarım hâlâ üzgün değilsindir. Ay taşın yüzünden... Kendimi korkunç hissediyorum."

"İyiyim," dedim soğukça.

Kael kolunu Mira'nın beline doladı. "Mira sana hak ettiğinden daha iyi davranıyor."

Marcus'la diğerleri bakıştı.

"Belki de Alfa bir yerine başkasını düşünmeli. Üç yıl oldu, ortada hâlâ bir varis yok. Belki de bu, Tanrıça'nın verdiği mesajdır."

"Marcus."

Kael'in çıkışı gerçek bir azar taşımıyordu.

"Mira sürü için kendini adadı," dedi Trevor da araya girerek. "Sürekli yardım ediyor, her işe koşuyor. Luna dediğin böyle olmalı."

"Kesin şunu." Mira'nın sesi yumuşaktı ama kirpiklerinin altından Kael'e baktı. "Lyra onun eşi."

Mira'nın yüzünü Kael'in omzuna gömdüğünü gördüm. Dudaklarının kenarında da o gülümseme vardı.

Aylar boyunca dikkatle yayılan söylentiler sonunda tam da bu ana varmıştı.

"Yeter." dedi Kael, ama Mira'dan uzaklaşmadı. "Lyra hâlâ benim eşim."

"Şimdilik."

Marcus bunu herkes duyacak kadar yüksek sesle mırıldandı.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm