Bölüm 5

Lyra’nın Bakış Açısı

Kontrolümü kaybetmedim. Sadece motosikleti dikkatle yerine koydum, sonra da onların alaycı ve küçümseyen bakışları altında başımı eğip apartmana geri yürüdüm. Kapı arkamdan kapanır kapanmaz, gece yarısı sürüşlerimden birinde tanıştığım karaborsa satıcısıyla iletişime geçtim. Saatler içinde iğne deliği kadar küçük kameralar geldi. Kael’in en çok vakit geçirdiği odalara onları gizlice yerleştirdim.

O akşam Kael daireye döndüğünde, bana çenesini sıkmış halde baktı; yaramazlık yapmış bir çocuğa bakar gibi.

“Bugün olanlar hakkında konuşmamız lazım,” dedi. Sesi, insanı kendinden utandırmak için özellikle seçilmiş o hayal kırıklığı tonunu taşıyordu.

Gözlerimi yere indirdim, ondan beklediği pişmanlık ve boyun eğmeyi gösterdim.

“Özür dilerim, amacım—”

“Amacın ne? Herkese bana zerre saygın olmadığını göstermek mi? Kısır bir dişi kurdun bu sürüde canı ne isterse yapabileceğini mi?” Üzerime doğru adım adım ilerledi.

“Bugünkü o küçük gösterinden sonra arkamdan benim hakkımda ne düşüneceklerini biliyor musun? Bu sürünün Alfası olan benim, kendi eşimi bile söz geçiremiyormuşum!”

Sözleri canımı yaktı. Eskiden olsa belki de hoşgörüsüne şükretmeme neden olurdu. Üç gün önce olsa işe yarayabilirdi belki. Ama onu Mira’yla yakaladıktan sonra değil.

Yine de başımı sallayıp kısık sesle özür diledim.

“Duş alacağım,” dedi sonunda. Yüzünden bir anlık tiksinti geçti. “Kendine gel. Berbat görünüyorsun.”

Banyoya yönelirken telefonunu koltuğun üstünde bıraktı. Birkaç dakika sonra suyun sesini duydum.

Ekranı yeni mesajla aydınlandığında, kendimi çoktan telefonun önünde bulmuştum.

Ön izleme bir fotoğraftı. Mira, o gümüş haç dışında tamamen çıplaktı; bordo çarşafların üstüne uzanmış, kollarını bacaklarını açmıştı.

Mesajda şöyle yazıyordu: Seni şimdiden özledim. Yatağa geri gelir misin?

Telefonu elime almıştım ki banyo kapısı birden açıldı.

“Lyra? Ne yapıyorsun?” Kael, teninde hâlâ su damlalarıyla dışarı çıktı.

“Mira sana fotoğraf göndermiş.” Telefon ekranını ona doğru kaldırdım.

“Yanlışlıkla göndermiştir herhalde,” dedi hızla, bana doğru yaklaşırken. “Mira’yı biliyorsun, rehberde isimleri hep karıştırır. Kesin başkasına atacaktı.”

Başımı kaldırıp ona baktım. “Bundan emin misin?”

“Elbette eminim. Mira neden bana bilerek böyle bir şey göndersin ki? Arkadaşın hakkında böyle düşünmemelisin, Lyra.”

Kolu belime dolandı, beni kendine çekti. Teninin sıcaklığını hissedecek kadar yakındı. Dudakları boynumu buldu. “Sana kanıtlamama izin ver,” diye mırıldandı, parmakları tişörtümün altına kayarken. “İstediğim tek kişinin sen olduğunu göstereyim.”

Onu itmedim, halbuki vücudumdaki her sinir buna karşı çığlık atıyordu.

Dudakları köprücük kemiğime indi. Dişleri tenimi hafifçe sıyırırken beni geri geri yatak odasına götürdü. Uyarılmış bedeni kalçama bastırıyordu. Bacaklarım yatağa çarpana kadar durmadı.

“Gördün mü?” diye fısıldadı, beni yatağa yatırırken elleri kot pantolonumun düğmesiyle uğraşıyordu. “Gerçek olan bu. Geri kalan her şey boş gürültü.”

Telefonu salonda yeniden çalmaya başladı. Gerginleştiğini bütün bedeninde bir anlığına hissettim; sonra zorla gülümsedi.

“Boş ver,” dedi. “Bu andan daha önemli hiçbir şey yok.”

Telefon çalmaya devam etti. Sonunda küfredip doğruldu.

Ben de ansızın çöken o soğukluğun içinde öylece yatıp onun aramayı açışını izledim.

“Evet, anladım. Yirmi dakikaya orada olurum.” Telefonu kapattı. “Darian. Sınırda bir durum çıkmış.”

Ama arayanın Mira olduğunu biliyordum. Sabırsızlanmıştı ve onu yeniden yatağına çağırıyordu. Kael’in o kadar çok gidip geldiği bir yoldu ki, gözleri kapalı bile bulurdu.

Tişörtümü sakin ellerle aşağı çektim.

“Git. Sürünün sana ihtiyacı var.”

Hızla giyindi ve bana neredeyse hiç bakmadan çıktı gitti.

Kapı kapandıktan sonra tam üç dakika öylece yattım.

Sonra banyoya gidip tenimde bıraktığı her pis izi kazırcasına sildim. Dokunduğu her yer kızarana kadar ovaladım. Ancak o zaman durdum.

Havluya sarılı halde dışarı çıktığımda ana yatak odasına dönmedim. O yatakta, Kael’in kokusu hâlâ üstündeyken yatmaya katlanamazdım.

Onun yerine misafir odasına geçip yabancı, serin çarşafların üzerine uzandım. Dışarıda, yarı çekili perdelerden süzülen ışık tavanda griye çalan beyaz, belirsiz bir leke bırakıyordu. O bulanık aydınlığa bakıp durdum, zihnim başka yerlere kaydı.

Belki de Orion’la görüşmemi erkene almalıyım...

Ertesi gün, son beş yılda neredeyse hiç uğramadığım alışveriş merkezine gittim. Lüks bölüm, pahalı butiklerin ışığıyla parlıyordu.

Yirmi dakika boyunca modelleri karşılaştırdım. En sonunda bir Patek Philippe’te karar kıldım; gece mavisi kadran, maun rengi deri kayış.

Görevli saati hediye kutusuna yerleştiriyordu ki tanıdık bir ses duydum.

“Lyra? Senin burada ne işin var?”

Kael, girişte iki pahalı takım elbiseli adamla duruyordu. Bakışı saat kutusuna kaydı, sonra yeniden yüzüme döndü. Yüzünde bir anlık hesap vardı; ardından kendinden memnun bir edayla tatmin.

“Böyle bir şey planladığını bilmiyordum,” dedi gülümseyerek, yanındakilere göz ucuyla bakıp. “Eşim, beni hep şaşırtmaya çalışır. Beyler, bir saniyenizi alıyorum.”

Dirseğimden tutup beni kenara çekti, sesini alçalttı.

“Bunu yapmak zorunda değilsin, canım. Son zamanlarda zor geçtiğini biliyorum ama bana pahalı bir saat almak hiçbir şeyi düzeltmez—”

“Yanlış anlamışsın,” dedim sakin bir sesle. Gülümsemesi olduğu yerde dondu.

“Ne?”

Kolumu elinden çekip aldım. “Sadece bakıyordum.”

Gözlerinden bir gölge geçti. Az önceki kendini beğenmişlik yerini başka bir şeye bıraktı.

“Sadece bakıyordun? Lyra, başka kime saat alacaksın ki?”

“Kimseye. Daha bir şey alıp almayacağıma karar vermedim.”

Uzun bir süre yüzüme baktı; karşısındaki kadını, tanıdığını sandığı o uyumlu eşle bağdaştırmaya çalışıyordu.

Müşterileri kapıdan içeri bakıp duruyordu.

“Bunu evde konuşacağız,” dedi, sesine tehdit karışarak. “Sakın aptallık etme.”

O uzaklaştıktan sonra görevlinin saati paketlemesine izin verdim.

O akşam Kael alışılmadık derecede erken geldi; büyük ihtimalle öğleden sonra olanları bütün gün düşünüp durmuştu.

Saati eski ayakkabıların ve kışlıkların arkasına sakladım. Deri ceketim ve kaskımla aynı yere.

Mutfaktaydım; anahtarının kilitte döndüğünü duyunca irkildim.

“Ee...” Kapı pervazına yaslandı, kollarını kavuşturdu. “O saat. Ne zaman ortaya çıkaracaktın?”

“Satın almadım.” Kesme tahtasının üstünde sebzeleri doğramayı sürdürdüm, sesimde en ufak bir farklılık yoktu. “Sadece bakıyordum.”

“İlginç.” Yavaşça yanımda yürüdü, sessiz mutfakta kunduralarının tıkırtısı duyuluyordu.

“Gidip görevliye özellikle sordum. Sadece aldığını değil, bayağı cömert davrandığını da söyledi.” Arkamda durdu. “Lyra, o cevabı bir daha denemek ister misin?”

Üç saniyelik sessizlikten sonra bıçağı bıraktım ve dönüp gözlerinin içine baktım.

“Sonra iade ettim,” dedim. “Üzerine düşününce, o paranın daha iyi gideceği yerler var.”

“Bana yalan söyleme, Lyra.” Daha da yaklaştı. “İşitmen geri geldiğinden beri tuhaf davranıyorsun. Önce motosiklet, şimdi bu. Sende neler oluyor?”

Kendimi zorlayıp gözlerine baktım; yüzümü açık ve şaşkın tuttum.

“Hiçbir şey. Fazla kuruyorsun.”

“Öyle mi?” Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı; hareket şefkatli görünse de uyarı gibi hissettirdi. “Çünkü arkamdan bir şey planlıyormuşsun gibi duruyor.”

“Ben ne planlayabilirim ki, Kael? Sensiz gidecek yerim olmadığını sen de biliyorsun.”

Elini çekmesine fırsat vermeden tuttum. Gözlerimi indirip tam ayarında, kendimi küçümseyen o tavrı taktım.

Uzun süre beni süzdü; gözleri şüpheyle kısılmıştı.

“Lyra, senin yerin burası,” dedi sonunda. “Bunu unutmanı istemiyorum.”

Bunu söyleyip elini çekti ve çıkıp gitti.

Ayak sesleri koridorda uzaklaştı; “sürü işleri”yle ilgilenmeye gidiyordu—artık uykusunda bile bulabileceği, Mira’nın yatağına uzanan o ezber yol.

Saati çıkarıp ışığa tuttum, mavi kadranın aydınlıkta nasıl parladığını izledim.

Yakında Orion Blackwood’la buluşacaktım...

Ve o an geldiğinde, buradaki her yalanı ve her kumpası kendi ellerimle gömecektim.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm