Bölüm 7
Kara
Balo salonu fazla aydınlık.
Luna Victoria’nın tuttuğu organizatör Crystal, ortada, krallığına bakan bir kraliçe gibi duruyor. Otuz beş yaşlarında falan, kızıl boyalı saçları sert dalgalar halinde kabartılmış, her hattını saran leopar desenli dar bir elbise giymiş, topukları o kadar yüksek ki silah niyetine kullanılabilir.
Ben içeri girince dönüyor, kırmızı rujlu dudakları alayla kıvrılıyor.
“Vay, vay. Kimler teşrif etmiş.” Sesi sahte bir tatlılıkla damlıyor. “Küçük borç kölemiz. Geciktin galiba?”
Siktir.
Çenem kilitleniyor. Yüzüm yanmaya başlıyor. Sadece dört saat yoktum. Dört lanet saat. Hepsi bu.
“Özür dilerim,” diye mırıldanıyorum, gözlerimi yere dikerek. Yalan dilimin üzerinde acı bir tat bırakıyor. “Şey... okul işi vardı.”
“Okul işi.” Gülüyor; sesi cam kırığı gibi keskin, derimin altına giriyor. “Ne şirin. Söylesene, Luna Victoria işini yapmak yerine süslenip püslenip dolaştığını biliyor mu bakalım?”
Allah’ım, bu kadın üstümdeki yeni kıyafetlerin kokusunu mu alıyor?
Yüzüm iyice alevleniyor. Hâlâ Sophia’yla Emma’nın seçtiği kıyafetleri giyiyorum—siyah mini etek, beyaz bluz, çorap ve topuklu botlar. İçeri girmeden önce eski montumu üstüme geçirmeye çalıştım ama Crystal’ın gözleri çoktan her ayrıntıyı kaydetmiş.
Bana, ezip geçmek istediği bir böcekmişim gibi bakıyor.
“Tatlı kıyafet,” diyor, yırtıcı bir hayvan gibi etrafımda dolanırken. Kullandığı parfüm—keskin, kimyasal bir koku—midemin bulanmasına neden oluyor. “Kimi etkilemeye çalışıyorsun? Çünkü sana bir şey söyleyeyim tatlım—Sterling üçüzleri gibi çocuklar, senin gibi kızlara ikinci kez bile bakmaz.” Manikürlü tırnağını çenesine vuruyor. “Yüzün fena değil gerçi. Vücudun da güzel. Ama şu soyun sopun?” Çöp koklamış gibi yüzünü buruşturuyor. “Çöp. Üstüne ne kadar ruj sürersen sür, değişmez.”
Kaltak.
Kelime beynimin içinde çığlık atıyor, sıcak ve vahşi. Onu yüksek sesle söylemek istiyorum. Yüzünün dağılışını izlemek istiyorum.
Ama söylemiyorum.
Çünkü istedikleri bu. Luna Victoria, Crystal, hepsi—benim çıldırmamı istiyor. Beni cezalandırmak için bahane arıyorlar.
Bir gün daha, diye hatırlatıyorum kendime, avuçlarımı o kadar sıkıyorum ki tırnaklarım etime geçiyor. Sadece bir gün daha. Bir lanet gün.
Ellerimi ceplerimin içinde yumruk yapıyorum. “Ne yapmamı istiyorsunuz?”
Crystal zafer kazanmış gibi gülümsüyor. “Ah, yapacak çok iş var. Elli tane hediye paketi hazırlayacaksın—kurdeleler kusursuz olsun, anladın mı? Tek bir yamuk fiyonk istemiyorum. Sonra girişe balon kemeri as. Bir de buz heykellerini yerleştir.” Üç devasa, kurt şeklinde oyulmuş buz bloğunu eliyle gösteriyor. “Onlar gelecekteki Alfa’larımızı temsil ediyor. Onlara köylü ellerinle dokunurken eritmemeye çalış.”
Köylü elleri. Yeter artık, pes.
Gülesim geliyor. Ya da bağırmak istiyorum. Belki ikisini birden.
Onun yerine başımı sallayıp işe koyuluyorum.
Saatler birbirine karışıyor.
Buz heykellerinin yanında, soğuk mermer zemine diz çökmüş, içi lüks mumlar ve takılarla dolu minik gümüş kutuları paketliyorum. Kurdele bağlamaktan parmaklarım zonkluyor. Sert zeminde dizlerim sızlıyor.
Geleceğin Alfalarını temsil eden üç dev buzdan kurt, donmuş nöbetçiler gibi yanımda yükseliyor, buzdan bedenleri benimle balo salonunun geri kalanı arasında bir duvar oluşturuyor.
Hiç değilse görüşümü kapatıyorlar.
Crystal etrafta akbaba gibi turluyor, ara ara “O fiyonk yamuk!” ya da “Yeniden yap!” diye tıslıyor.
Her komut tokat gibi geliyor.
Ondan nefret ediyorum. Ondan gerçekten nefret ediyorum.
Öfke göğsümde yaşayan bir şey gibi kıpırdanıyor, sıcak ve boğucu. Ama onu dışarı bırakamam. Gösteremem.
O yüzden işe odaklanıyorum. Kurdeleleri bağlıyorum. Kağıdı düzeltiyorum. Kutuları sayıyorum.
Bir. İki. Üç.
Bir ara biyoloji defterimi çıkarıp kutuların arasında Dr. Harrison’ın fazladan not ödevi sorularını bitirmeye çalışıyorum. Şemalar beni sakinleştiriyor. Hücre yapıları yalan söylemez. DNA dizileri seni yargılamaz. Mitokondriler sana “çöpsün” demez.
Profaz, metafaz, anafaz, telofaz.
Tanıdık döngü, öfkemin kabuk bağlamamış kenarlarını yatıştırıyor.
Bir gün daha, diye kendime yine hatırlatıyorum. Yarın dönüşeceksin. Yarın özgürsün. Yarın hepsine, tek tek, siktirin gidin diyeceksin.
Bu düşünce yüzüme—çok az da olsa—bir gülümseme getiriyor.
Saat dokuz gibi, ön kapının hızla açılıp çarpıldığını duyuyorum.
Sesler. Kahkahalar.
Bok.
Mideme bir yumruk yemişim gibi oluyor.
Üçüzler geri dönmüş.
Buz heykellerinin arkasında donup kalıyorum, kalbim o kadar hızlı atıyor ki boğazımda atışını hissediyorum.
“—sonra herife resmen uçtu üstüne! Manyaktı!” Kadın sesi; ince, tiz ve sinir bozucu. Tahtaya sürülen tebeşir gibi.
“Blake hep saldırgandır,” diyor başka bir kadın, sesi keskin ve ukala. “Bu onun daha… ilkel özelliklerinden biri.”
Allah’ım. Kız arkadaşlarını da getirmişler.
Oyma kurt heykellerinin arkasında saklı kaldığımdan emin olarak buz heykelinin kenarından kafamı uzatıyorum.
Baloya üç tane yabancı kadın girmiş. Her biri o zahmetsiz, pahalı güzellikten. Göğsümde çirkin bir şey sızlıyor. Kıskançlık mı? Nefret mi? İkisi birden mi?
Lillian—sarışın, iskelet gibi ince, beyaz kaşmir bir kazak ve marka kot giymiş. Hayatında hiç karbonhidrat yememiş gibi görünen kızlardan. Muhtemelen her yemeğini gizlice kusuyordur.
Jade—kızıl saçlı, kaslı, tayt ve açık bomber montunun altında sporcu sütyeni giymiş. Sanki beni tek kolla kaldırıp indirirken zerre yorulmazmış gibi duruyor.
Nina—siyah saçlı, zarif, balerin gibi süzülerek yürüyor. Her şeyiyle zarafet diye bağırıyor. Doğduğu günden beri, şık bir akşam yemeğinde hangi çatalın kullanılacağını biliyormuş gibi.
Tipleri bu işte, diye düşünüyorum dişlerimi sıkarak. Muhteşem. Kusursuz. Çöp değil.
Ve arkalarında?
Asher. Blake. Cole.
Nefesim kesiliyor.
Siktir.
Hiç tereddüt yaşamamış insanların o rahat özgüveniyle salona giriyorlar. Gözleri süslemelerin üzerinden kayıyor—balon kemeri, afişler, parıldayan ışıklar—ama hiçbiri buz heykellerine bakmıyor.
Bana bakmıyor.
Şükür. Burada olduğumu bilmiyorlar.
Asher’ın duruşu tamamen kontrol altında, lacivert takımı kusursuz. Blake’in elleri ceplerinde, çenesi kilitli, omuzları gergin. Cole Nina’ya gülümsüyor ama onda bir tuhaflık var. Zorlanmış gibi.
Lillian, Asher’ın koluna bir atkıymış gibi yapışıyor. “Peki canım, yarın için hazırlıkları ne zaman göreceğiz? Yapabileceğimiz o kadar çok geliştirme fikrim var ki.”
Tabii vardır, boş beyinli salak.
Jade pazusunu kasıyor, gösteriş yapıyor. “Benim babaannem Kuzeytepe Sürüsü’nün Luna’sıydı. Doğru dürüst bir Alfa kutlaması nasıl olur, bilirim.”
Nina’nın kahkahası cam tıngırtısı gibi. Sahte. Gösterişli. “Soy ve kas gücü, zarafet olmadan hiçbir şey ifade etmez.”
Allah’ım, yarışıyorlar. Resmen Luna koltuğu için yarışıyorlar.
Üç kadın birbirine bakıyor; keskin gülümsemeler, incecik bir düşmanlık perdesi.
Peki üçüzler?
Onlar… rahatsız görünüyor. Sıkışmış gibi.
Asher’ın ifadesi özenle nötr, ama omuzları gergin. Blake yerinde duramıyor, ağırlığını bir bacağına, sonra ötekine veriyor. Cole’un gülümsemesi gözlerine hiç ulaşmıyor.
İyi. Umarım sonuna kadar berbat hissederler.
“Ha, geldiniz demek!” Crystal’ın sesi, gerginliği bıçak gibi yarıp geçiyor. Kalçasını sallaya sallaya yanlarına yürüyor. “Eve hoş geldiniz, beyler! Dekorasyonları küçük… yardımcınızla birlikte bitiriyordum.” Bu son kelimeyi ağzında çevirip tükürür gibi söylüyor; sanki tadı kötüymüş gibi.
Orospu. Pis orospu.
Blake’in başı birden ona dönüyor. “Yardımcı mı?”
