Bölüm 7 Bir Kralın Gazabı
Bölüm 7: Bir Kralın Gazabı
Çığlıklar yeraltındaki odada yankılanıyordu. Çıplak, çaresiz çığlıklar. Bir adam, loş ışıklı odanın ortasında zincire vurulmuş, çaresizce ağlayarak, sesi titreyip çatlayarak hayatı için yalvarıyordu.
Zayn Kingsley, odanın en arka ucundaki siyah deri kanepede oturuyordu. Üzerinde tek bir alçak ampul hafifçe sallanıyor, yüzüne titreşen gölgeler düşürüyordu. Elindeki kırmızı şarap kadehini yavaşça çeviriyor, koyu kızıl sıvı ışığı yakalıyordu. Yüzü ifadesizdi ama çenesi sıkılıydı. Öfke yüzüne çökmüştü.
Odanın dört bir yanında işkence aletleri duvarlara dizilmişti. Uzun bir demir askıda metal çivili kırbaçlardan cıvata kesicilere, kancalı zincirlere; neşterlere, şırıngalara, ateş maşalarına, kızgın damgaya ve takviye kablolarıyla bağlanmış bir araba aküsüne kadar her şey vardı. Daha fazlası da vardı—kimi eski, kimi yeni—hepsi tek bir şeye yarıyordu: acı.
Zincirli adam—göğsü çıplak, ter ve korkuya bulanmış hâlde—odanın ortasında diz çökmüştü. Bilekleri ve ayak bilekleri kalın demir kelepçelerle bağlıydı; kelepçeler zincirlerle yere tutturulmuştu. Önünde uzun bir masa duruyor, üstü işkence aletleriyle düzenli biçimde dizilmişti. Bir kemik testeresi. Bir pense. Çelik bir tokmak. Bir pürmüz. Ve ışık altında parlayan tırtıklı bir bıçak.
“Benim bilgimi sattın, öyle mi?” diye sordu Zayn. Sesi soğuk ve sakindi; kadehindeki şarabın dönüp duruşunu izlemeyi sürdürüyordu.
Adam şiddetle titredi. “N-ne olur... Sana ihanet etmek istemedim! Yemin ederim, ailem içindi! Karım, kızım... Bir şey vermezsem onları öldüreceklerdi. Ne olur, merhamet et. Seçeneğim yoktu.”
Zayn’ın gözleri ağır ağır kalktı. Hâlâ sessizdi. Hâlâ sakindi. Sonra—
ÇAT.
Şarap kadehini yere fırlattı. Kadeh paramparça oldu; kırmızıya bulanmış küçücük parçalar etrafa saçıldı.
Ayağa kalktı ve güldü. İçinde zerre sevinç olmayan bir gülüş. Sadece delilik.
Ses taş duvarlarda yankılandı, çevrede nöbet tutan adamlarının içine buz gibi bir ürperti saldı. Hiçbiri kımıldamaya ya da konuşmaya cesaret edemedi.
Zayn masaya doğru yürümeye başladı; yavaş, hesaplı adımlarla.
“Ailen mi?” diye tekrarladı, neredeyse eğlenir gibi. “Beni sattıktan sonra karının ve çocuğunun benim için bir önemi olduğunu mu sanıyorsun? Kurduğum her şeyi tehlikeye attıktan sonra?”
Tırtıklı bir kemik testeresi aldı.
“Bugün bağışlayasım var. Yoksa şunu kullanırdım.”
Onu yüksek bir metal sesiyle masaya bırakınca adam irkildi.
Sonra eli kıvrımlı, jilet gibi keskin bir av bıçağına gitti.
Zayn döndü; yeniden sakindi. Titreyen haine yaklaşırken adımları kararlıydı.
Adam, Zayn sağ elini yakalayınca çığlığı bastı. Zayn hiç tereddüt etmeden bileğini tek hamlede kesti.
Odaya kan sıçradı. Bir kısmı Zayn’ın yüzüne bulaştı. Zayn yine güldü. Bu kez daha da yüksek.
Adam inledi—insanlık dışı bir çığlık; acıyla dolu.
Zayn adamlarına döndü, gülümsemesi geniş ve kontrolden çıkmıştı.
“İyi bakın,” dedi, sesi ürperticiydi. “Bana ihanet edenlerin başına gelen budur.”
Sırıttı; tam o anda odada bir telefon sesi yankılandı.
Muhafızlardan biri hızla öne çıktı. “Efendim, telefonunuz. Acil.”
Zayn bir bezle ellerindeki kanı sildi; yüzündekileri silmeye zahmet etmedi. Sonra telefonu aldı.
“Alo?” dedi.
Kısa bir duraksama oldu. Yüz ifadesi değişti.
“Hemen geliyorum.”
Aramayı bitirdi, telefonu ceketinin içine koydu ve muhafızlardan birine döndü.
“Bayıltana kadar dövün. Ama öldürmeyin. Sonunu ben getireceğim.”
Cevap beklemedi. Topuklarının üzerinde dönüp sert adımlarla dışarı çıktı.
Hastanede hava gergindi. Soğuk beyaz ışıklar, keskin antiseptik kokusu ve makinelerin boğuk uğultusu acil servisi dolduruyordu.
Zayn, gömlek kollarında hâlâ belli belirsiz kan lekeleriyle içeri girdi. Hemşireler onu durdurmaya cesaret edemedi. O bir Kingsley’di.
Doğruca sorumlu doktora yöneldi.
“Bay Kingsley,” dedi doktor gergin bir sesle, gözlüğünü düzeltirken. “Kız kardeşinizin kalp atışı tehlikeli şekilde fırladı. Ölümden döndüğü bir panik atağı geçirdi. Hayati bulguları altüst olmuştu. Hemen sakinleştirmek zorunda kaldık.”
Zayn’in kaşları çatıldı.
“Şimdi durumu stabil mi?”
“Evet, ama zar zor. Nefesi normale döndü, nabzı kontrol altında. Dinleniyor. Ama çok yakındı efendim. Gerçekten çok.”
Zayn burnundan sertçe nefes verdi, içindeki kaynayan öfkeyi zapt etmeye çalışarak. İhanet. Hastane. Selene’in solgun, hareketsiz hali. Sonra… Lucien’in görüntüsü.
Malikanesinde rahat rahat nefes alıyor. Dokunulmamış.
Zarar görmemiş.
Ellerini yumruk yaptı.
“En ufak bir değişiklik olursa,” dedi buz gibi bir sesle, “beni hemen arayın.”
“Elbette efendim.”
O odadan çıkınca doktor rahat bir nefes aldı.
Arabaya yaklaşırken bir koruma koşup kapıyı açtı.
“Efendim,” diye söze girdi koruma, hafifçe eğilerek. “Bilgi geldi. Genç hanımın bu duruma gelmesinden sorumlu olan Bay Lucien… yabancı biri değilmiş. Onun sevgilisiymiş.”
Zayn olduğu yerde dondu.
Sanki rüzgâr bile kesildi.
Yavaşça döndü.
“Ne dedin?”
“Aralarında bir ilişki varmış efendim. Yakın arkadaşlarından biri üzerinden doğruladık.”
Zayn’in bakışları karardı.
Çenesi kilitlendi.
Sevgilisi mi? İmkânsız. Selene ondan hiç sır saklamazdı. Asla.
Ancak…
Ya o yılan onu kullandıysa. Manipüle ettiyse. Onunla oynadıysa.
Bir anda döndü. “Malikaneye. Hemen.”
“Emredersiniz efendim.”
Araba, daha tamamen sapağa girmeden fren sesiyle durdu. Zayn kapıyı kendi itti, araç tam durmadan indi.
Yüzü sakindi. Fazla sakin.
Ama yumrukları sıkılıydı. Nefesi kısa kısa geliyordu.
Malikanenin koridorlarından fırtına gibi geçti.
Koruma görevlileri kenara çekildi.
Doğu kanadına ulaştı ve hücrenin kapısını çekip açtı.
~~~
Lucien soğuk zeminde oturuyordu. Yine yemek yememişti.
Şaşırmamıştı.
Bağdaş kurmuş, duvara bakıyordu. Kilitli kapıya. Dudakları kuruydu. Midesi ağrıyordu ama bu tür acıya alışmıştı.
Sonra kapı birdenbire savrularak açıldı.
Lucien irkildi.
Zayn kapıda durmuştu, gözleri çılgın gibiydi.
Lucien’in soluğu kesildi. O yüz—
Babası onu döverken takındığı bakışın aynısıydı.
“U-uzak dur benden,” diye fısıldadı Lucien, ayağa kalkmak için debelenerek.
Zayn onu yakaladı.
Lucien çırpındı.
“Bırak beni! Lütfen! Hayır! Bana dokunma!”
Zayn onu odadan çekip çıkardı, koridorda sürükledi.
“Lütfen!” diye bağırdı Lucien. “Lütfen, ben bir şey yapmadım! Bırak beni!”
Merdivenlerde Zayn’in kızı Amy koşarak çıktı.
“Baba—”
Vera hızla çocuğun ağzını ve gözlerini kapatıp onu duvarın arkasına çekti.
Zayn bakmadı bile.
Lucien’i bodrum kapısına kadar sürükledi, kapıyı açtı ve onu içeri itti.
Lucien sert beton zemine çarptı, pütürlü yüzeye sürtünürken kolunu sıyırdı.
“AHH!” diye çığlık attı, kanayan dirseğini tutarak.
Zayn içeri girdi, kapıyı çarpıp kapattı ve kilitledi.
Lucien titreyerek doğruldu. “Neden? Ben ne yaptım?”
Zayn volta atıyordu.
“Sen. Benim. Kız kardeşimle. Çıkıyordun.”
Lucien dondu kaldı.
“Hayır! Yemin ederim, düşündüğün gibi değil!” diye haykırdı.
Zayn üstüne yürüdü. “Bana yalan söyleyebileceğini mi sanıyorsun?”
“Lütfen… özür dilerim… istemeden—”
“İnkâr etmiyorsun demek? Güzel. Dürüstlüğü severim. Ama en çok da dürüst olanlar acı çeker.”
ŞAK!
Lucien’in yüzü yana savruldu. Dudak kenarında kan belirdi.
Zayn durmadı. Darbe üstüne darbe.
Lucien acıyla inledi, kendini korumaya çalıştı.
Zayn’in nefesi ağırlaşmıştı.
Bu yetmiyordu.
Döndü, duvara yürüdü, bir kutuyu açtı ve küçük, gümüş bir bıçak çıkardı.
Lucien’in gözleri büyüdü.
“Hayır. Hayır, lütfen—HAYIR!”
Zayn geri yürüdü ve hiç tereddüt etmeden bıçağı Lucien’in koluna sapladı.
Lucien çığlık attı; bodrumda yankılanan, kulak tırmalayan bir ses.
Sonra—
“NE HALT EDİYORSUN ZAYN?!”
Kapı pat diye açıldı.
Bir ses bodrumda çınladı.
Zayn durdu.
Lucien soluk soluğa kalmıştı; kanıyor, yerde kıvrılıyordu.
Oda buz kesti.
Kan Lucien’in altında birikiyordu.
Zayn onun üstünde dikiliyordu, göğsü inip kalkıyordu. Bıçak hâlâ elindeydi.
O sesin sahibi bodrumun ışığına çıktı… .
