Bölüm 1 Yeni ev, yeni başlangıçlar

Yol tabelaları bir süre sonra tekrar etmeye başladı.

İşte o zaman yaklaştığımızı anladım.

Daha varmamıza çok varken yeni bir kasabanın işaretlerini tanımayı öğrenmiştim. Babam aynalara daha sık bakardı. Annem daha da sessizleşirdi. İkisi de oraya varana kadar nereye gittiğimiz hakkında konuşmazdı.

Ve neredeyse varmışsak, babam direksiyonu biraz daha sıkı kavrardı.

Kimsenin fark edeceği kadar değil.

Ben hep fark ederdim.

Kaçıncı kez sıfırdan başladığımızı saymayı bırakalı çok olmuştu.

Yeni evler. Yeni okullar. Yeni sokaklar. Uzun süre kalmayabileceğimi bile bile ezberlemem beklenen yeni yollar.

Her şeyi açıp yerleştirmemeyi öğrenmiştim.

Gitmek daha kolay oluyordu.

Annem babamın yanında oturuyordu, elleri kucağında kenetlenmişti. Yolculuğun son bir saatinde neredeyse hiç konuşmamıştı. Ne zaman göz göze gelmeye çalışsam, bakacak başka bir şey buluyordu.

Alnımı cama yasladım.

Ağaçlar yanımızdan bulanık bir şerit gibi akıp gidiyordu; yolun iki yanında sık ve karanlıktılar. Ne kadar ilerlediysek yol o kadar daraldı, sanki orman üstümüze kapanıyordu.

Sonra tabelayı gördüm.

WILLOW CREEK.

İçimden okudum.

Bu isim bana hiçbir şey ifade etmiyordu.

Etmesi gerekirdi.

Ama etmiyordu.

Birkaç saniye babam hiçbir şey söylemedi. Parmakları direksiyonu daha sıkı sardı, gözleri yolun ilerisinden ayrılmadı.

Sonra konuştu.

“Burada güvendeyiz.”

Ona döndüm.

“Öyle miyiz?”

“Evet.”

Cevabı fazla hızlı geldi.

Annem sonunda bana baktı.

“Bu son kez, Ivy.”

Neredeyse gülecektim.

Bunu daha önce de söylemişlerdi. Hayatımızı kutulara doldurup başka bir yere doğru yola çıktığımız her seferinde, bir daha yapmak zorunda kalmayacağımıza söz verirlerdi.

Onlara yıllar önce inanmayı bırakmıştım.

“Tabii,” diye mırıldandım, yeniden pencereye dönerek. “Son kez.”

İkisi de cevap vermedi.

Yol keskin bir virajla ana yoldan ayrıldı. Dallar tepemizde uzanıyor, ön cama kıpır kıpır gölgeler düşürüyordu.

Sonra tuhaf bir şey oldu.

Bir anlığına, bu yolu bildiğime dair tartışmasız bir his geldi.

Bir fotoğrafta gördüğüm için ya da benzer bir kasabadan geçtiğim için değildi. Daha derin bir şeydi bu; onu açıklayacak bir anı olmadan gelen bir tanıdıklık.

Daha dik oturdum.

“Daha önce buraya geldik mi?”

Annem bana döndü.

“Hayır.”

Cevap anında geldi.

Ona baktım.

“O zaman neden tanıdık geliyor?”

Ağzını açtı ama tek kelime çıkmadı.

Babam ona şöyle bir baktı.

Kısacık. Neredeyse anlamsız.

Neredeyse.

“Yorgunsun,” dedi. “Yol uzun sürdü.”

Belki de haklıydı.

Ama yorgun insanlar, hiç gitmedikleri yerleri genelde tanımazdı.

Daha fazla sormak istedim ama ailem, soruları gerçekten cevaplamadan konuşmayı bitirme işini ustalıkla öğrenmişti. Boşuna dil dökmemem gerektiğini biliyordum.

Birkaç dakika sonra ev ağaçların arasından göründü.

Uzun bir giriş yolunun sonunda duruyordu; koyu renk ahşap dış cephesi zamanla yıpranmıştı ama özenle bakılmıştı. Veranda tertemizdi, pencereler sağlamdı, merdivenlerin yanına çiçekler ekilmişti.

Burasıyla biri ilgilenmişti.

Birileri buranın kullanılacağını beklemişti.

Daha iyi görebilmek için öne eğildim.

“Burası mı?”

Babam başını salladı.

“Evet.”

“Bizden önce burada kim yaşıyordu?”

“Tanıdığımız insanlar.”

Bekledim.

Devamını getirmedi.

“Tabii,” diye mırıldandım.

Annem yorgun bir bakış attı ama ona “Cevap ver” demedi.

Araba evin önünde durdu.

Bir an kimse kıpırdamadı.

Babam motoru kapattı ve ön camdan dışarı baktı. Yüz ifadesinde bir şey değişmişti. Yeni bir yere varmış bir adamdan çok, yıllardır açmaktan kaçındığı bir kapının önünde duran birine benziyordu.

Sonra içini çekti.

“Geldik.”

Ev.

Bu kelime bana yabancı geldi.

Bacaklarımı uzatma fırsatı bulduğum için memnun, arabadan indim. Hava beklediğimden daha serindi; ıslak toprak, çam ve tam çıkaramadığım başka bir kokuyu taşıyordu.

Arabanın yanında durup ağaçlara doğru baktım.

Bir an, gövdelerin arasında bir hareket gördüğümü sandım.

Gözlerimi kırptım.

Hiçbir şey yoktu.

Sadece rüzgârda sallanan dallar.

“Geliyor musun?” diye seslendi babam.

Bakışlarımı zorla çevirdim.

“Evet.”

Annem bagajı açtı ve çantalarımızı indirmeye başladı. Sayısını unuttuğu kadar çok kez yapmış birinin alışıldık pratikliğiyle hareket ediyordu.

O valizime uzanmadan önce ben uzandım.

“Kendi eşyalarımı taşıyabilirim.”

Duraksadı.

“Biliyorum.”

Bir an, sanki başka bir şey söylemek istiyormuş gibi göründü. Ama onun yerine çantayı bana uzattı ve eve doğru döndü.

Peşlerinden içeri girdim.

İlk fark ettiğim şey kokuydu.

Eski tahta, toz ve hafif metalik bir şey; yıllarca el sürülmeden unutulmuş bir eşyayı andırıyordu.

Ayaklarımızın altında döşemeler gıcırdadı. Koridor dardı; duvarlara itilmiş eski mobilyalar vardı ve bizden önce burada kimin yaşadığını anlatacak hiçbir fotoğraf ya da süs yoktu.

Terk edilmiş gibi hissettirmeliydi.

Ama öyle değildi; sanki buraya ait olan insanların her izi özenle silinmişti.

Merdivenin yanındaki küçük bir masanın yanında durdum.

Üstünde ahşap bir kutu duruyordu.

İki elimin arasına sığacak kadar küçüktü; yaşıyla kararmıştı ve ince ince oyulmuş desenlerle kaplıydı. Deseni seçemiyordum ama kutuda dikkatimi çeken bir şey vardı.

Ona doğru uzandım.

“Ivy.”

Babamın sesi beni durdurdu.

Elimi geri çektim.

“Ne?”

“Bırak onu.”

Koridorun ucunda durmuş, beni izliyordu.

Kızgın değildi.

Nedense bu, tepkisini daha da tedirgin edici yapıyordu.

“Neden?”

“Çünkü o senin değil.”

Ben başka bir soru soramadan yanımdan geçip gitti.

Arkasından öylece baktım.

Başka bir ev. Başka bir kurallar listesi. Anlamama izin verilmeyen bir şey daha.

Kutuyu olduğu yerde bıraktım ve valizimi yukarı taşıdım.

Yatak odam beklediğimden daha büyüktü. Bir duvara yaslanmış eski bir ahşap yatak vardı, pencerenin yanına da bir çalışma masası koymuşlardı. Solmuş perdeler metal bir çubuktan sarkıyordu; pencere kapalı olmasına rağmen uçları hafifçe kıpırdıyordu.

Valizimi yatağın üstüne koydum.

Açmadım.

Ne kadar kalmama izin verileceğini bilemezken bir odayı kendiminki gibi hissetirmenin anlamı yoktu.

Pencereye yürüyüp dışarı baktım.

Orman arka bahçenin ötesine uzanıyordu; o kadar sıktı ki ağaçların ilk sırasının ardında ne olduğunu göremiyordum.

İçimi rahatsız eden bir his vardı: Sanki ev ormanın yanında durmuyor gibiydi.

Bir sebeple tam sınırına kurulmuştu.

Biri kapıyı çalınca pencereden uzaklaştım.

“Girebilir miyim?” diye sordu babam.

“Ne zamandan beri izin istiyorsun?”

Yine de kapıyı açtı.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Bu evde farklı görünüyordu. Yol boyunca taşıdığı gerginlik kaybolmamıştı ama şekil değiştirmişti. Daha tetikteydi; sanki benim göremediğim bir şeyi tanıyordu.

“Daha önce buraya gelmişsin,” dedim.

İfadesi neredeyse hiç değişmedi.

“Bunu sana düşündüren ne?”

“Geldiğimizden beri hiçbir şeye şaşırmış gibi bakmadın.”

Pencereye doğru göz ucuyla baktı.

“Burası önemli.”

Kollarımı kavuşturdum.

“Son üç yer için de aynısını söyledin.”

İnkâr etmedi.

Yine o sessizlik.

Sessizliklerden bıkmıştım. Yarım cevaplardan, bir şeye yaklaşınca birden kesilen konuşmalardan bıkmıştım.

“Neden sürekli taşınıyoruz?” dedim. “Neyden kaçıyoruz?”

Babamın çenesi gerildi.

Bir an, anlamam için çok küçük olduğumu söyleyecek sandım. Onun yerine gözlerimin içine baktı.

“Kendimizi bir şeyden kurtarmıyoruz,” dedi alçak sesle. “Bir şeyden uzaklaşıyoruz.”

Ona baktım.

“Bu cevap değil.”

“Gerçek bu.”

“Hayır. Cevap gibi duran bir cümle sadece.”

Yüzünde bir şey kıpırdadı. Suçluluk belki. Ya da pişmanlık.

Artık ayırt edemiyordum.

“O zaman açıkla.”

Sessiz kaldı.

Sinirle bakışlarımı kaçırdım.

Dışarıda, ormanın içinden geçen bir rüzgârla dallar kımıldadı.

“Burada endişelenmene gerek yok,” dedi.

İçinde zerre neşe olmayan bir kahkaha attım.

“Hep bunu söylüyorsun.”

“Bu sefer farklı.”

Ona doğru yeniden döndüm.

Zoraki bir gülümseme yoktu, verdiği sözü iç rahatlatıcı göstermek için bir çaba da. Ciddiydi.

Bu, düpedüz yalan söylemesinden daha çok huzursuz etti beni.

“Neden?”

Tereddüt etti.

“Çünkü buradaki insanlara güveniyorum.”

Gözlerimi kırptım.

“Sen birine güveniyor musun?”

Yüzünden belli belirsiz bir ifade geçti.

“Evet.”

“Kime?”

Nefes aldı ama daha cevap veremeden annem kapıda belirdi.

“Eşyaları yerleştirelim,” dedi.

Bakışları ondan bana kaydı.

Yüzümüzde ne gördüyse duraksadı.

Babam ona baktı ve konuşma tek kelime edilmeden bitti.

Birlikte çıktılar.

Ben pencerenin yanında kaldım, ayak seslerinin koridorda uzaklaşıp kaybolmasını dinledim.

Willow Creek’e geldiğimizde bir şey değişmişti. Ne olduğunu bilmiyordum ama ailemin de bunu hissettiğini biliyordum.

Yıllardır bizi oradan oraya taşımışlardı, nedenini anlatmayı reddederek. Şimdi birdenbire babam buradaki insanlara güveniyordu.

Şimdi birdenbire güvendeydik.

Ona inanmak istiyordum.

Sadece nasıl yapacağımı bilmiyordum.

O gece uyku bir türlü gelmedi.

Ev, arada bir gıcırdayarak yerli yerine oturuyor gibiydi; yatağımın yanındaki saat karanlığın içinde düzenli düzenli tıkırdıyordu.

Yanıma döndüm, battaniyeyi daha yukarı çektim.

Belki yarın daha iyi olurdu.

Sınıflarımı bulurdum, birkaç kişinin adını öğrenirdim ve bunun başka bir kasabadaki başka bir okuldan ibaret olduğunu kendime inandırırdım.

Normal bir başlangıç.

İstediğim tek şey buydu.

Sonra dışarıdan bir ses duydum.

Doğruldum.

Hafifti; neredeyse rüzgârın altında kayboluyordu ama penceremin ötesinden bir yerden gelmişti.

Nefesimi tuttum, dinledim.

Hiçbir şey.

Neredeyse yeniden uzanacaktım.

Sonra ağaçların arasında bir şey kıpırdadı.

Karanlığın içinden net seçemiyordum; olmaması gereken bir yerde, sadece bir hareket hissi.

Yavaşça yataktan kalktım ve pencereye yaklaştım.

Perdeyi araladım.

Orman ay ışığının altında uzanıyordu; dallar esintide kımıldıyordu.

Boş.

Tam geri çekilecektim ki uzaktan, bir yerlerden keskin bir çıtırtı geldi.

Bir dal kırılmıştı.

Olduğum yerde donup kaldım.

Birkaç saniye boyunca ağaçların içine bakakaldım, başka bir şey olmasını bekleyerek.

Olmadı.

Sonunda yatağa geri döndüm ama yorgunluk beni çekip alana kadar gözlerimi pencereden ayırmadım.

Willow Creek sözde yeni bir başlangıç olacaktı.

Başka bir ev. Başka bir okul. Etrafımdaki insanları idare edecek kadar tanıyıp geçeceğim başka bir yer.

Ama ormanı dinleyerek uyanık yatarken, ailemin beni buraya yeni bir hayat kurmak için getirmediği hissini bir türlü atamadım.

Beni buraya getirmişlerdi çünkü bir şey bekliyordu.

Ve her neyse, içimde korkunç bir his vardı: Ben geldiğimi o şey çoktan biliyordu.

Sonraki Bölüm