Bölüm 2 #2

İkinci Bölüm

~ Shailyn ~

Ne yapacağımı zerre bilmiyordum.

Zorla yutkundum; kalbim kaburgalarıma vuruyordu. Dükkândaki herkesin gözü üzerimizdeydi. Aramızdaki kırık camlar, sanki cüretimin kanıtı gibi ışıldıyordu.

“Sen…” Sesim istediğimden daha titrek çıktı. “Özür dilemen gerekiyor.”

Tamamen bana döndü ve bir anda hava incelmiş gibi oldu.

O kadar uzundu ki gözlerine bakabilmek için başımı geriye kaldırmak zorunda kaldım. İçimi görür gibi bakan, yıllardır kurduğum bütün savunmaları tek tek soyan koyu gözler… Dudakları, ne tam bir sırıtış ne de dostça sayılacak bir ifadeyle kıvrıldı.

Bir adım yaklaştı.

Sonra bir adım daha, bir adım daha.

Nefesim boğazımda düğümlendi. Benden sadece birkaç santim ötede durdu; o kadar yakındı ki bedeninden yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Bakışları benimkine kilitlendi. İçgüdülerim kaç diye haykırsa da gözlerimi ondan alamadım.

“Özür dilersem,” dedi, sesi çakıl taşı gibi düşük ve pürüzlüydü, “bu bir şeyi değiştirir mi?”

Tanrım, o ses… İçimden geçti; bacaklarımın bağı çözüldü.

Hiçbir erkeğe böyle tepki vermemiştim. Dante’ye bile… Başlarda, tatlı ve ilgiliyken, bana değerliymişim gibi hissettirirken bile. Bu farklıydı. Bu… ilkel bir şeydi.

Ağzımı açtım ama tek kelime çıkmadı. Öylece dikildim; o koyu gözlerde boğuluyordum. Kalbim, korkuyla hiç ilgisi olmayan sebeplerle delice çarpıyordu.

Bir an daha, yakıcı bir şekilde gözlerimin içine baktı.

“Zaten parasını ödeyecektim,” dedi. “O yüzden, müsaadenle…”

Yanımdan geçip kasaya yürüdü. Omzu omzuma sürtündü; o temas, tenimde elektrik gibi dolaştı. Cüzdanını çıkardı, saymadan tezgaha birkaç banknot bıraktı ve çıkışa doğru uzun adımlarla ilerledi.

Arkasına hiç bakmadı.

Kıpırdayamadan kaldım; kalbim hâlâ gümbür gümbür atıyor, ellerim yanlarımda titriyordu.

‘Az önce ne oldu?’

Temizlikçi elinde paspasla belirdi. Yerdeki döküleni silme sesi, beni esir alan büyüyü nihayet bozdu. Yüzüme sıcaklık hücum etti. Diğer müşteriler hâlâ bakıyordu; bazıları ellerini ağızlarına siper edip fısıldaşıyordu.

Rafdan bir şişe daha ginseng aldım. Hareketlerim kekeme gibi, beceriksizdi. Kasiyerin önüne parayı neredeyse fırlatıp kaçtım.

✦ ✦ ✦

Belmar malikanesi ileride bütün heybetiyle yükseliyordu; cam, çelik ve köklü servet kokusu. Buraya sayısız kez gelmiştim ama hiç ev gibi hissettirmemişti. Asla da hissettirmeyecekti.

Uşak Bay Harvey kapıda her zamanki sıcak gülümsemesiyle karşıladı. “Shailyn Belmar Hanımefendi, sizi görmek ne güzel.”

En azından biri var olduğuma seviniyordu.

Beni koridorlardan geçirip yemek odasına götürdü. Aile şimdiden toplanmıştı. Tekerlekli sandalyesinde oturan Tyler — evliliğimizden bir yıl sonra geçirdiği kazadan sonra yürüyemez olmuştu — masanın başındaydı. Beni görünce nazik gözleri ışıldadı.

“Shailyn! Tam zamanında.”

Ginseng içeceğini ona uzattım ve gülümsemeyi başardım. “İstediğiniz gibi.”

“Çok düşüncelisin. Gel, otur.”

Diğerlerine baktım. Dante’nin annesi Cynthia, telefonundan başını bile kaldırmadı; yüzünde her zamanki küçümseyen ifade vardı. Küçük kız kardeşi Monica ise abartılı bir can sıkıntısıyla manikürünü inceliyordu.

İkisi de beni görmezden geldi.

Alışkındım.

Her zamanki yerime doğru yönelmiştim ki koridordan ayak sesleri yankılandı.

Dante.

Her şeye rağmen onu gördüğümde içimdeki hain kalp hâlâ tekliyordu. Bugün öğleden sonra olanlara rağmen. Yakışıklıydı… herkes öyle derdi. Keskin kesim takımlar, kusursuz saç, o büyüleyici gülümseme; eskiden bana, sonra da…

İstediğini almadan önce.

Annesinin yanağından öptü, sonra Monica’nınkinden. Beni ise tamamen görmezden geldi.

Sanki yokmuşum gibi.

“Dante.” Tyler’ın sesi gerilimi yarıp geçti. “Karın tam orada duruyor.”

Dante’nin çenesi kasıldı ama bana dönüp bakmadı bile. “Görmedim.”

Yalancı.

“Biraz saygılı ol,” dedi Tyler sertçe.

Dante omuz silkip su bardağına uzandı.

Sandalyeme çöktüm; utanç göğsümde yanıyordu. Beş yıldır böyle. Beş yıldır bir eşya gibi muamele görmek. Sanki bir türlü başından atamadığı bir hataymışım gibi.

İlk yıl mükemmeldi. Bana çiçeklerle sürpriz yapmıştı, lüks restoranlara götürmüştü, benimle sanki çok kıymetliymişim gibi sevişmişti. Herkes kıskanmıştı. “Neden o?” diye fısıldamışlardı. “Bizde olmayan ne var onda?”

Aynı soruyu ben de kendime sormuş, bir cevap bulamamıştım.

Sonra H-GPT’yi—benim H-GPT’mi—piyasaya sürdü ve her şey bir gecede değişti. Babası onu CEO yaptı ve birden ben artık onun zeki, parlayan eşi değildim. Bir utanç kaynağıydım. Gizlemek istediği bir sır.

Bazen, beni gerçekten sevip sevmediğini düşünürdüm. Ya da ben sadece bir amaç uğruna kullanılan bir araç mıydım?

Dante, babasının yanındaki boş sandalyeye doğru yürüdü; her zamanki yeri orasıydı.

“Oraya değil,” dedi Tyler.

Dante olduğu yerde kaldı. “Ne?”

“Orası Dwayne’in yeri.”

Odanın içi buz kesti.

Dwayne. Dante’nin ağabeyi. Belmar ailesinin hayaleti.

Onunla hiç tanışmamıştım. Beş yıllık evlilikte, yakın tarihli bir fotoğrafını bile görmemiştim. Sadece albümlerin arasında saklı çocukluk fotoğrafları vardı; aynı koyu saçlı, aynı keskin hatlı iki oğlan. Dwayne’i her ne olduysa sürükleyip götüren şeyden önce.

Dante ondan hiç bahsetmezdi. Bir keresinde sorduğumda öyle bir öfkelenmişti ki bir daha ağzıma almadım. Bildiğim tek şey, Dwayne’in yıllar önce Asya’ya gittiği ve bir daha geri dönmediğiydi.

Ben hep, Tyler’ın CEO’luğu ona değil de Dante’ye vermesine içerlediğini varsaymıştım. Mantıklı olan buydu, değil mi? Büyük oğul, küçük kardeş uğruna pas geçilmiş.

Dante’nin kini bana da bulaşmıştı; hiç sorgulamadan. Dwayne bizim hikâyemizdeki kötü adamdı… öfkeli, kıskanç, ailesini terk eden ağabey.

“Dwayne burada mı?” Monica çatalını düşürdü, gözleri fal taşı gibi açıldı. “Kington’da mı?”

“Bu sabah geldi,” dedi Tyler; sesi itiraza yer bırakmıyordu. “Ve hepimiz medeni bir akşam yemeği yiyeceğiz. Hepimiz.”

Cynthia’nın benzi atmıştı. “Tyler, ciddi olamazsın. Dwayne…”

“Yeter.”

Ayakkabımın kayışını düzeltmek için eğildim—tokası bir saattir bileğime batıyordu—tam o sırada koridora ayak sesleri girdi. Ağır ağır. Bilerek. Zaten gitmekte olduğu yerden başka gidecek yeri olmayan birinin yürüyüşü.

Yemek odasının girişinde durdular.

“Sanırım biri benim yerime oturuyor.”

O ses.

Öyle hızlı doğruldum ki başımı masanın altına çarptım.

Tabak çanak şangırdadı. Bir şey devrildi. Monica tiz, irkilmiş bir ses çıkarıp sonra kahkahaya boğuldu.

“Shailyn, aman Tanrım—”

Acı kafatasımın içinde çınladı. Elimi başıma bastırıp yaşaran gözlerle yukarı baktım; zaten biliyordum, içime soğuk su gibi çöken bir kesinlikle—

Oydu.

Dükkândaki adam. Ellerini cebine sokmuş, Belmarların yemek odasının kapısında duruyordu; kırık bir şişenin dağılıp saçılmış hâlinin üzerinde nasıl sakin ve yıkıcıysa şimdi de öyleydi. O koyu gözler masanın üzerinde ağır ağır gezindi, ta ki beni bulana kadar.

Ve orada kaldı.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm