Bölüm 1 Isabella öldü
Zümrüt Şehri.
Taylor Villası tıpkı bir yılbaşı ağacı gibi ışıl ışıldı.
İnsanlar girip çıkıyor, tebriklerini sunuyorlardı.
“Tebrikler Bay Taylor, öz kızınızı bulmak kolay iş değil!”
“Hayden, harika bir haber bu!”
Hayden Taylor’ın yüzü gülücüklerle doluydu, tam cevap verecekti ki…
Birden, salonun içinde yankılanan şiddetli bir çatırtı duyuldu.
Genç bir kız, şampanya kulesinin yanında dikiliyordu. İncecik eliyle kavradığı kırmızı masa örtüsünü hızla çekmişti, kolundaki damarlar belirginleşmişti.
Kat kat dizilmiş kadehler, domino taşları gibi peş peşe devrilip yere çarpılarak paramparça oldu.
“Isabella Taylor!” Hayden’ın yüzü anında karardı. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
Konuklar “Isabella Taylor” ismini duyar duymaz fısıldaşmaya başladı:
“Duydun mu? Aslında dört yıl önce bulmuşlar Isabella’yı ama Bianca Taylor’ı zor durumda bırakmamak için saklamışlar. Herkese de ‘hizmetçinin kızı’ demişler.”
“Taylorlar iflasın eşiğine gelmeseydi, Hayden onun kimliğini açıklayıp Johnson Ailesi’yle evlilik yoluyla ortaklık kurmaya kalkar mıydı?”
“Yazık kıza…”
“Yazık mı? Isabella evlenmezse Bianca mı evlensin? Isabella, Taylorlarla büyümedi ki. Bianca gibi yirmi yıldan fazla onlarla yaşamış, aralarında bağ oluşmuş değil.”
“Hem fark etmedin mi? Sol gözü görmüyor.”
“Dışarıda karanlık tiplerle takılıyormuş, sevgilisi kandırmış, ona korneasını vermiş diyorlar.”
“Taylor’ın kanını taşısa ne olur, sonuçta çöpün teki.”
“…”
Isabella, etrafını saran kırık camların ortasında, konukların küçümseyen, nefret dolu bakışlarına rağmen dimdik durdu. “Duyduğuma göre herkes buraya Taylor Ailesi’nin öz kızını bulmasını kutlamaya gelmiş, öyle mi?”
Kırmızı masa örtüsünü sertçe yere fırlattı. Gözleri, dört yıl önce Taylorların evine ilk getirildiği zamanki gibi asi ve meydan okuyan bir ifadeyle parlıyordu.
“Taylor Ailesi’nin kızı… Bu unvanı kim istiyorsa alsın. Ben istemiyorum!”
Hayden’ın bakışları karardı. “Isabella! Aklını mı kaçırdın sen?”
“Deli mi?” Isabella kahkaha attı, sanki çok komik bir şey duymuş gibi.
Ama gülerken gözlerindeki ışık söndü, yerini umutsuz ve karanlık bir bakış aldı. “Bence deli olan sizsiniz.”
“Dört yıl! Koca dört yıl beni sakladınız, bana bir kimlik bile vermediniz! Şirket batma noktasına gelince mi aklınıza geldim ben? Johnson Ailesi’nden Michael Johnson elli beş yaşında—benden tam otuz altı yaş büyük! Önceki karısı daha bir ay önce öldü. Hem de Johnsonlara gelin gidip ölen dördüncü kadın o…”
“Bu bir kutlama yemeği mi, yoksa benim idam sehpası mı?”
Olivia Smith, Isabella’nın taşkın hâlini izlerken yüzü daha da asıldı. Kahyaya doğru yürüyüp soğuk bir sesle, “Atın şunu dışarı,” diye emretti.
Kâhya hemen Isabella’ya doğru gidip kolundan tutmaya çalıştı.
“Gitmiyorum!” Isabella kâhyanın elini sertçe itti. Olivia’ya, Hayden’a ve diğerlerine bakarak kısılmış, çatallanan sesiyle bağırdı: “Bu evliliği kabul etmiyorum!”
Bu sözleri duyan Taylor Ailesi’nin en büyük oğlu Chase Taylor, siyah takımı içinde hafifçe irkildi. Bir elini cebine sokmuş, diğer eliyle tuttuğu şampanya kadehiyle ağır adımlarla Isabella’ya doğru yürüdü. Keskin bakışları onu delip geçiyordu. “Ne demek kabul etmiyorum? Kabul etmeme gibi bir seçeneğin yok.”
Tobias Taylor kaşlarını çattı. “Senin Johnson Ailesi’ne gelin gitmen, şirketi bu krizden kurtarmanın tek yolu.”
“Isabella, Johnson Ailesi’ne gelin olmak senin için lütuf,” diye alaycı bir tonda konuştu Kieran Taylor. “Nankörlük etme.”
Isabella titreyerek ağabeylerine baktı.
Neden herkes onu suçluyordu? O ne yapmıştı?
Tam o sırada Bianca Taylor telaşla yanına geldi, Isabella’nın elini tuttu, gözlerinde büyük bir endişeyle ona baktı.
“Isabella, eğer Johnson Ailesi’ne gitmek istemiyorsan ben giderim. Lütfen daha fazla olay çıkarma. Senin yerine ben evlenmeye razıyım.”
Sanki ‘kahraman’ edasıyla ayağa kalkmış, ailenin yükünü omuzlarına almaya hazır bir kurtarıcı gibi duruyordu.
Bu hamle, tam bir “geri çekilip ileri atılma” taktiğiydi.
Nitekim Bianca konuşur konuşmaz, ortalık hemen karıştı.
“Bianca ne kadar iyi bir çocuk!”
“Isabella, sen de biraz Bianca gibi olsana!”
“…”
Isabella, Bianca’ya buz gibi baktı.
Eğer korneasını Bianca’ya bağışlamasaydı, eğer Bianca cerrahla iş birliği yapıp o “kaza”yı ayarlamasaydı, şimdi kör olmayacaktı.
Eğer Bianca onu defalarca iftiraya uğratıp karalamasaydı, şimdiki gibi leke içinde bir itibarı da olmayacaktı.
“Bianca!” Isabella’nın gözleri vahşileşti, elleri Bianca’nın boğazına kenetlendi.
“Neden beni kandırdın? Uygun donör varken, neden beni korneamı bağışlamaya zorladın? Neden her şeyi sen planladın?”
“Benden nefret edebilirsin ama neden kandırdın? Neden tuzak kurdun? Söyle, neden?!”
“Bianca!” Hayden koşup Isabella’yı geri çekmeye çalıştı.
Chase soğuk bir sesle emretti: “Kız kardeşimin yakasını bırak!”
Tobias, Isabella’nın ellerini ayırmaya uğraştı. “Bianca’ya bir şey olursa, seni yaşatmam!”
Kieran sert bir tekme savurdu: “Bıraksana!”
Herkes aynı anda yüklenince ortalık iyice karmakarışık oldu.
Ama Isabella sanki kararını çoktan vermişti. Öfkeyle çarpılmış yüzüyle, Bianca’nın boğazını bırakmayı reddediyordu.
Tok diye bir ses yankılandı; sert bir şey, Isabella’nın kafasına çarpmıştı.
Zayıf ellerinin gücü bir anda kesildi. Bianca’yı bıraktı ve ağır bir şekilde yere yığıldı.
Isabella, kan gölüsünün içine düştü.
Herkes Bianca’ya koştu.
“Bianca, iyi misin?”
“Bianca, bakayım, bir yerin incindi mi?”
“…”
Gabriel Taylor orada öylece durmuştu; elindeki taş süs eşyası kana bulanmıştı.
Gabriel, Isabella’nın başından yayılan kana bakarken, elleri nihayet kontrolsüzce titremeye başladı.
“Ne… Ne yapacağız? Galiba… Isabella öldü.”
O sadece Isabella’nın bırakmasını istemişti.
Onu öldürmek istememişti.
Olivia, Isabella’nın hareketsiz yatan bedenine baktı, kaşlarını çattı. “Eğer öldüyse, Johnson Ailesi’yle olan bağlantıyı kullanamayız.”
“Gabriel, sakin ol,” diye sakince konuştu Hayden. “Ölmüş olsa bile bu meşru müdafaa sayılır. Kız delirmişti. O ölmeseydi, Bianca boğulup gidecekti.”
Bianca dudaklarına yürüyen gülümsemeyi sessizce bastırdı.
Isabella öldüyse, Taylor Ailesi’nin kızı olarak yerini sarsacak kimse kalmayacaktı.
Gözyaşlarına boğuldu. “Hepsi benim yüzümden, her şey benim suçum… Özür dilerim, Isabella.”
Chase soğukkanlı bir şekilde, “Bianca, bu senin suçun değil. Kendini suçlama,” dedi.
Tobias Bianca’nın başını okşayıp iç çekti. “Bianca, sen fazla iyisin.”
“Aynen öyle. Seni boğmaya kalktı. Biz de öylece bakamazdık ya.”
Herkes Bianca’yı teselli etmeye odaklanmıştı, Isabella’nın ölmediğinden habersizdiler.
Bilinci, inatla sönmemeye çalışıyordu.
Babasının, annesinin ve ağabeylerinin Bianca’nın etrafını sardığını, onu kolladığını gördü. Isabella’nın yanağından, kanlı bir gözyaşı süzüldü.
Tam o sırada, villanın kapısı hızla açıldı.
Kapıda dimdik duran bir adam gördü.
Bu, arkadaşının abisi—William Brown’dı.
William, Brown Holding’in başındaydı; acımasız ve kararlı olduğu söylenirdi. Sadece iki yıl içinde tüm grubu toparlamış, yerini tamamen sağlamlaştırmıştı.
Taylor Ailesi, Zümrüt Şehir’de saygın bir aile olsa da Brown Ailesi’yle hiçbir bağı yoktu.
Onunla Isabella’nın konumu da bambaşka dünyalara aitti.
Sophia Brown olmasaydı, Isabella’nın William gibi biriyle karşılaşma ihtimali bile yoktu.
“Yarınki buluşma yemeğine gitme.”
William’ın sözleri hâlâ Isabella’nın kulaklarında çınlıyordu.
Daha dün sabah, tanımadığı bir numaradan telefon almıştı. Telefonda William ona, yemeğe gitmemesini söylemiş, “Seni Michael Johnson’la evlendirecekler. Onun yerine benimle evlen,” demişti.
“Ben yurt dışındayım, hemen dönüyorum. Beni bekle.”
Üç kısa cümle… ama içinde koskoca bir yük vardı.
Isabella o an şaşırmış kalmıştı. Şimdi ise… düşünecek hâli bile yoktu.
Onun durduğu tarafa baktı ve nedense William’ın gözlerinde iliklerine işleyen bir acı ve… panik gördü.
Isabella artık dayanamadı. Görüşü kararıp giderken, William’ın adını haykırdığını duydu.
Sesinde titrek, kısık ve yırtıcı bir ton vardı.
