Bölüm 2
Katrina arkasını döndü ve uzaklaştı.
“Sen...” Brandon’ın bakışları karardı. Onu geri çağırıp bir güzel ders vermek istiyordu ama nedense uzaklaşan silueti içini acıtacak kadar ıssız görünüyordu.
Katrina daha önce hiç böyle olmamıştı. En küçük haksızlıkta bile adalet ister, tuttururdu.
Bugün ne oluyordu böyle?
“Bran, yine bir yanlış mı yaptım? Sadece doğum günü partisini bir gün erteleyebilir mi diye soracaktım. Yarın benimkiyle birlikte kutlarız diye... Ona biraz daha yakın olmak istedim sadece. Bu kadar üzülmesine sebep olacağımı hiç düşünmedim. Belki de... yarın doğum günümü kutlamasam daha iyi.” Helena temkinli temkinli konuştu.
Bunu duyunca Brandon’ın kalbi anında yumuşadı. “Endişelenme. Doğum günün planlandığı gibi kutlanacak.”
Hem de büyük bir kutlama olacaktı. Herkesi çağıracaktı. Fontaine ailesinin Helena’ya ne kadar değer verdiğini tüm dünyanın bilmesini istiyordu.
“Teşekkür ederim, Bran. Hepinizin yanımda olması büyük nimet.” Helena gülümsedi, Brandon’ın koluna sarıldı; gözleri hilal gibi kıvrıldı.
Yarın izlenecek bir gösteri daha vardı.
Gece iyice çöktü.
Katrina odasında uzun süre oturdu; iki hayatın anılarını bir araya getirip düzenledi.
Önceki hayatında bu zamanlarda çoktan bir fobi geliştirmişti. Vücudu kabarmış, ürtiker dökmüş, doğru dürüst uyuyamaz olmuştu. Yarın Helena’nın doğum gününde, babasının ve ağabeylerinin yıllar içinde ona verdiği tüm değerli hediyeler “gönül alma” bahanesiyle Brandon tarafından elinden alınacak ve Helena’ya verilecekti.
Katrina karşı çıkınca ona cimri diyecek, onu odasına geri yollayacaklardı.
İşte o zaman Brandon’ın beslediği yılan ortalıkta süzülüp onun odasına girecekti. Katrina öyle korkacaktı ki kusup çığlık atacak, aşağıdaki misafirleri rahatsız edecekti. O günden sonra Kingyard Şehri’nde herkes onu aptal yerine koyacaktı. Fontaine ailesi ondan daha da tiksinecekti. Durumu gittikçe berbatlaşacaktı.
O hatayı asla tekrarlamayacaktı.
Üstelik Helena’ya büyük bir hediye de verecekti.
Işığı kapattı, yatağa yan dönüp sessizce bekledi.
Gece yarısı civarı, odasına yumuşak adımların girdiğini duydu. Gelen kişi dolabın kapağını usulca açtı. Bir süre sonra, parmak uçlarında yürüyerek çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz Katrina karanlıkta doğrulup dolabı açtı. Başparmak kadar, küçük siyah bir toz paketi buldu.
Kokladı. Keskin, balıksı bir koku burnuna çarptı; az kalsın öğürecekti.
Bu toz yılanları çekiyordu. Önceki hayatında başına gelen saldırının asıl sebebi buydu. Helena sonradan ağzından kaçırmasa, Katrina hâlâ hiçbir şey bilmeyecekti.
Bir süre düşündü, şimdilik paketi sakladı.
Ertesi sabah, malikanedeki hizmetliler Helena’nın doğum günü partisi için koşturup dururken, Katrina bir fırsat bulup paketi Helena’nın makyaj masasındaki çekmecelerden birine sıkıştırdı.
Sonra ellerini silkeleyip odasına çekildi.
Öğle vakti, ev misafirlerle doldu. Doğum günü partisi başlamak üzereydi.
Katrina kapının çalındığını duydu; bir hizmetçi aşağı çağırıyordu.
Hafif bir makyaj yaptı, soluk sarı bir elbise giydi. Aynada kendine gülümsedi; genç, dolgun yüzünü görmek hoşuna gitmişti.
Sonuçta herkesin ikinci bir şansı olmazdı. O da bunu kıymetini bilerek yaşayacak, hayatın tadını doğru dürüst çıkaracaktı.
Ama arkasını döner dönmez, pahalı mücevherleri üzerine boca etti: elmas taç, küpeler, safir kolye, yeşim bilezikler, yüzükler... Hepsi birden.
Tam bir sonradan görme gibi.
Dışarı çıktığında hizmetçi şaşkın şaşkın baktı, bir şey söyleyecek gibi olup durdu.
Katrina onu umursamadı, tek başına aşağı indi.
Birinin ağzından bir şaşkınlık sesi çıktı, herkes dönüp baktı.
“Fontaine’in kızı dedikleriyle hiç uyuşmuyor. Bu ne böyle, ne kadar görgüsüz duruyor?”
“Bu kadarına da pes—sanki hayatında ilk kez takı takıyor.”
“Kafayı mı yemiş? Kim izin verdi buna?”
“Katy ne yapıyor? Bizi bilerek rezil mi ediyor?”
Sesler giderek yükseldi ama Katrina’nın umurunda olmadı. Fontaine erkeklerinin sert bakışlarını bile umursamadı, dosdoğru Helena’nın yanına yürüdü.
“Doğum günün kutlu olsun, Bayan Swift.”
Geçmiş hayatında, tam da bugünden itibaren, sefil ikinci yarısı başlamıştı. Ne kadar alttan alıp onları memnun etmeye çalışsa da, ne kadar ezilse de herkes Helena’nın tarafını tutmuştu.
Babası bile Helena’nın öz kızı gibi olduğunu, kendisinin ise onun kadar bile olmadığını söylemişti.
Bu hayatında artık kan bağı falan gibi saçmalıklara inanmayacaktı.
“Teşekkür ederim, Katy.” Helena, Katrina’nın üzerindeki paha biçilemez mücevherlere bakıyordu. Gözleri kıskançlık ve kinle neredeyse yeşile çalıyordu.
Ama belli etmedi.
Gülümseyip yumuşak bir sesle, “Katy, daha önce beni hedef aldığını biliyorum. Amcamı ve abilerini elimden alacağımdan korkuyordun,” dedi. “Merak etme, seninle yarışmayacağım. Ben sadece soyadı farklı bir yetimim. Seninle kıyaslanamam bile.”
Bunu söylerken gözleri, yapmacık bir kırgınlıkla kızardı.
Katrina içinden gözlerini devirdi. Geçmiş hayatında nasıl bu kadar kör olup da bu oyunu görememişti?
“Lena, öyle deme. Sen her zaman ailemizden olacaksın.” Bunu gören Brandon hemen onu teselli etti.
Yanında, ikinci Fontaine kardeş Lancelot da aceleyle lafa karıştı. “Aynen öyle. Hepimiz aileyiz. Sen her zaman bizim küçük kız kardeşimizsin.”
Lancelot, Fontaine Grubu’nda CEO Brandon’ın altında PR Direktörü olarak çalışıyordu. Hepsinin içinde en kıvrak olanı oydu.
Brandon’ın Katrina’ya karşı dümdüz acımasızlığının aksine Lancelot dolaylıydı. Önce vurur, sonra şeker uzatırdı. Bu yüzden Katrina en çok ondan umut etmişti; sonunda en ağır yarayı da ondan yemişti.
Tıpkı şimdi olduğu gibi. Helena’yı sakinleştirdikten sonra Katrina’ya gülümsedi ve ekledi: “Katy, sen de öyle düşünmüyor musun? Hepimiz aileyiz, değil mi?”
Katrina soğuk bir bakışla izledi, kayıtsızca başını salladı. “Elbette.”
Lancelot onun bu ılık cevabıyla bir an afalladı. Toparlanıp devam etti: “O zaman ablası olarak Lena’ya bir hediye hazırlaman gerekmez mi? Daha geçen gün sana bir hediye hazırladı.”
Birkaç kuruşluk bir tebrik kartı… O mu hediye sayılıyordu?
Katrina neredeyse gülecekti.
Başını çevirdi. Helena’nın gözlerinde bir anlık memnuniyet, bir de ince bir meydan okuma yakaladı.
“Evet, Lena senin hatalarını yüzüne vurmadı. Sen de biraz samimiyet gösterip gönlünü almayacak mısın?” Brandon da araya girdi.
Katrina soğuk bir kahkaha attı. “Haklısın. Gönlünü almalıyım.”
Başındaki tacı çıkardı, üzerindeki tüm takıları da çıkarıp sehpanın üstüne bıraktı.
“Bunların hepsi sizin hediyeniz. Benim için çok önemliler. Gönül almaya tam uygun.”
Bu mücevherleri eskiden canı gibi sakınırdı. Şimdi ise sadece bakmak bile midesini bulandırıyordu.
Hem vermese bile Helena zaten er ya da geç bir yolunu bulup elinden alacaktı.
Sehpanın üzerindeki eşyaları görünce Brandon ve Lancelot donup kaldı.
Bunların Katrina’nın en kıymetli şeyleri olduğunu en iyi onlar bilirdi. Normalde hepsini kasada kilitli tutardı. Helena bir kere sadece bakmak istemiş, o ise kesin bir dille reddetmişti.
Bugün nasıl olur da hepsini verirdi?
“Katrina, bunun anlamı ne?” Lancelot kaşlarını çattı. “Sana verdiğimiz hediyeleri nasıl başkasına verirsin?”
“Lance, bu benim içten özrüm. Yeterli değil mi diyorsun?” Katrina’nın gözlerinde duygu yoktu; sanki son derece önemsiz bir şey konuşuyordu.
Lancelot’un yüzü karardı. Bir şey söylemedi.
Helena sehpanın üzerindeki hazine gibi parçalara bakakaldı. Şaşkınlığın ötesinde, kafası karışmıştı.
Bu parçaların her biri yüz binler ediyordu. Katrina denen o kadın bunu nasıl böylece uzatıp verebilirdi?
Bu… bir tuzak mıydı?
