Bölüm 3

Helena’nın içine bir şüphe düştü. Kardeşlerine baktı, sonra da masanın başında oturan Fontaine ailesinin reisi Richard’a. Onun yüzü de en az onunki kadar kapalıydı.

Herkes sessiz kaldı; Katrina’nın tavrından belli ki hiçbiri memnun değildi.

Helena ne söylemesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Endişeli bir yüz takındı. “Katy, bu doğru değil. Bunların hepsi Amca Richard’ın ve abilerinin hediyeleri. Ben nasıl alayım? Millet duyarsa, senden çalıyorum sanırlar.”

Helena’nın sahte endişesini izlemek Katrina’nın midesini bulandırdı.

“İstiyor musun, istemiyor musun?” Katrina’nın sesi soğuk ve sabırsızdı. “Bu, tek şansın. Bugünden sonra yalvarsan da vermem.”

Herkes donup kaldı. Yüzüne bakıyorlardı ama ne düşündüğünü çözemiyorlardı.

Katrina, en keskin bakışın içine saplandığını hissetti—Brandon’ın bakışı. Gözleri ateş gibiydi; sanki onu yakıp kül edecek.

Sonuçta ona en iyi davranan oydu. En çok hediyeyi o vermişti.

Eskiden o abi-kardeş bağını kıymetli bulurdu. Şimdi ona bakmak bile midesini kaldırıyordu.

“Brandon, Lance… Katy gerçekten uygunsa, ben…” Helena’nın sesi zayıf ve tereddütlü çıktı.

Brandon patladı: “Veriyorsa al!”

Sanki bunu özellikle Katrina duysun diye söylemişti.

Katrina bunu bekliyordu. Omuz silkip Helena’ya baktı. “Al.”

Helena’nın yüzü anında aydınlandı. “Teşekkür ederim, Katy. Senin adına iyi bakacağım.”

İğrenç.

Katrina artık dayanamadı. Dönüp köşedeki sandalyeye yürüdü.

Helena onu izledi; dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.

Katrina, Katrina. Acı çekmeye devam et. Eninde sonunda elindeki her şey benim olacak.

“Brandon, bunun derdi ne?” Lancelot, Katrina’nın uzaklaşan sırtına bakıp sinirle söylendi. Brandon’ı kenara çekti.

Brandon’ın yüzü daha da karardı. “Boş ver. Onu şimdiye kadar tanımadığımı mı sanıyorsun? Dikkat çekmek için ucuz numaralar yapıyor. Hep aynı. Ne kadar umursarsan, o kadar azar, şansını zorlar, Lena’yı ezer.”

Lancelot başını salladı; Brandon’ın mantıklı konuştuğunu düşündü. Konuyu kapattı.

Helena için hazırlattığı hediyeyi getirtti. “Lena, bu tablo sevdiğin ressamın yeni işi. Senin için açık artırmadan aldırdım.”

Helena şaşkınlıkla nefesini tuttu, yüzü sevinçle parladı. “Teşekkür ederim, Lance!”

Bunu söylerken özellikle köşedeki Katrina’ya doğru baktı; kendini beğenmişliğini gizlemekte zorlanıyordu.

Brandon da hediyesini sundu: üç milyon dolarlık, lüks özel yapım bir saat.

Richard ve Kent de peş peşe hediyelerini verdiler; biri Bentley, diğeri de servet değerinde bir mülk.

Odada hava iyice kızıştı.

Herkes, Fontaine ailesinin Helena’yı ne kadar sevdiğini görüyordu.

“Fontaine’ler evlatlığı öz kızlarından daha çok seviyor galiba.”

“Bayan Swift ne kadar zarif, ne kadar asil. Katrina’ya bak; üstü başı bayağı, zevk sıfır.”

“İkisinin karakteri tamamen farklı. Katrina, Bayan Swift kadar tatlı ve sevilesi değil.”

Fısıltılar misafirler arasında virüs gibi yayıldı.

Dakikalar içinde herkesin gönlü bütünüyle Helena’ya kaydı. Ona iltifat üstüne iltifat yağdırdılar.

Eskiden bunu görmek Katrina’nın yüreğini parçardı.

Ama şimdi? Hiçbir şey hissetmiyordu. Sadece hafifti. Özgür.

İçeceğinden bir yudum aldı. Tatlıydı.

Tam o sırada, Helena’nın yılan odasından sorumlu hizmetçiye belli belirsiz bir işaret verdiğini fark etti.

Hizmetçi sessizce sıvıştı.

Helena’nın gülümsemesi daha da tatlandı.

Demek planları işlemeye başlamıştı.

Katrina sakince bekledi.

“Katy, benimle yukarı çıkar mısın? Başka bir elbise giymem gerekiyor,” dedi Helena, tatlı bir sesle. Yumuşak, nazik bir bakışla yanına geldi.

Arkasında Richard ve üç erkek kardeş, hepsi birden dönüp baktı. Helena’ya zarar verecekmiş gibi Katrina’ya kaşlarını çattılar.

Katrina itiraz etmedi.

Ederse Helena’nın planı ilerleyemezdi.

İkisi birlikte yukarı çıktılar.

“Katy, sonra sana büyük bir sürprizim var. Söz, bayılacaksın,” dedi Helena. Sesi bal gibi akıyordu. Ama içinden geçenler, yılandan bile daha zehirliydi.

Geçmiş hayatında Helena, Katrina’ya iftira atmış, herkesin önünde onu deli gibi göstermişti.

Bugün Helena aynı acının tadına bakacaktı.

“Öyle mi?” Katrina’nın tonu hafifti. “Dört gözle bekliyorum.”

Hızla odasına girdi ve kapıyı arkasından kilitledi.

Helena kapalı kapıya baktı, dudaklarında memnun bir gülümseme vardı.

“Bayan Swift, her şey hazır. Yılan dış duvardan tırmanıp onun odasına girecek,” diye fısıldadı hizmetçi.

“Git,” dedi Helena, boynundaki kolyeyi çıkararak. “Ne söyleyeceğini de ne söylemeyeceğini de biliyorsun.”

Hizmetçi defalarca teminat verdi, sonra çıktı.

Helena kıyafet değiştirmek için yatak odasına girdi.

İkinci elbisesi, pırlantalarla kaplı pudra mavisi bir prenses elbisesiydi. Altında çemberle kabartılmış kocaman bir eteği vardı.

Çemberi üzerine geçirirken, baldırında tuhaf, ürperti veren bir soğukluk hissetti.

Aklına yılan odasındaki yılanlar geldi. İğrenç.

Üzerini değiştirdikten sonra hizmetçi ona yardım ederek aşağı indirdi. Helena herkesin karşısına zarafetle çıktı.

“Bayan Swift ne kadar güzel.”

“Gerçek Fontaine varisi bu.”

“Katrina’dan çok daha asil.”

Övgüler yağmur gibi yağdı. Helena onların tadını çıkardı, gülümsemesi daha da tatlandı.

Fontaine erkekleri de baktı; gözlerinde onay vardı.

Helena’nın gururu tamamen okşanmıştı.

“Ahh! Yılan!” Bir anda bir çocuk çığlık atıp ondan uzaklaşarak kaçtı. “Elbisesinin içinde yılan var!”

Helena’nın gülümsemesi dondu. İçgüdüyle aşağı baktı—hiçbir şey yoktu.

Çocuğun annesi onu yakaladı. “Çok özür dilerim. Saçmalıyor işte.”

Helena sinirlendi, bir şey söyleyecekken hissetti—bacağı boyunca kaygan bir şey aşağı süzülüyordu.

Yılan mı? Gerçekten mi?

Aklı bomboş kaldı.

Sonra bir şeyin onu yaladığını hissetti—ıslak, soğuk...

“AAAHH—!”

Helena yürek yakan bir çığlık kopardı. Sesi çatladı; olduğu yerde çılgınca zıplarken elbisesini yırtıp çıkarmaya çalışıyordu.

“Gerçekten yılan var! Siyah bir yılan!”

“Aman Tanrım, elbisesinin içine yılan nasıl girdi?!”

“Zehirli! Kaçın!”

Şenlikli salon bir anda karıştı.

Çığlıklar, devrilenler, küfürler—her şey birbirine girdi. İnsanlar panikledi.

Brandon ve diğerleri hemen Helena’ya yardım etmek için atıldı.

Böyle rezil olmasına izin veremezlerdi—Fontaine’in varisinin herkesin önünde soyunması mı? Olacak iş değildi.

Ama kalabalık çok yoğundu. Herkes yılandan ödü kopmuştu.

Yanına yaklaşamadılar. Sadece bağırarak sakinleşmesini söyleyebildiler.

O sırada Helena elbisesini çoktan paramparça etmiş, altındaki çemberli eteği de koparıp atmaya çalışıyordu.

Cesur bir gazeteci, kamerasını tam ona çevirmişti—

Ve onun en aşağılayıcı anını yakaladı.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm