Bölüm 4
Göz açıp kapayıncaya kadar Fontaine malikanesinde olan biten her şey haber olmuştu.
Sosyal medya adeta patladı.
“Aman Allah’ım, Fontaine ailesinin evlatlık kızı neden herkesin ortasında soyunuyor?”
“Bir yılan balo salonuna nasıl girer? Hem de elbisesinin içindeymiş? Yoksa garip bir fetişi falan mı var?”
“Fontaine ailesi resmen yerin dibine girdi.”
Bu sırada Katrina, yukarıdaki yatak odasında rahatça bir şezlonga kıvrılmış, en sevdiği karpuz suyunu yudumluyordu.
Aşağıdaki kargaşa silik silik yukarı taşıyordu; kıyamet kopuyor gibiydi.
Ağırdan alarak telefonunu çıkardı. Tahmin ettiği gibi, haber her yerdeydi.
Her platform bunu öne çıkarmıştı. Rastgele birine tıkladı. Ekranı Helena’nın yamulmuş, paniğe kapılmış yüzünün yakın plan fotoğrafları doldurdu.
Kusursuz.
Katrina neredeyse kahkahayı basacaktı.
İster istemez önceki hayatını düşündü.
O zaman daha beterini yaşamıştı; bir oda dolusu yılan, dillerini şakırdatıyordu. Helena, yılanları çeken bir pudrayı üstüne sürmüştü, bu yüzden yılanlar sadece onu kovalıyordu.
Kimi bacaklarına tırmanmıştı. Kimi kollarını ısırmıştı. Hatta bazıları kıyafetlerinin içine bile süzülmüştü...
O dehşeti düşünmek bile tüylerini diken diken ediyordu.
Bu kez, kuran kişi kendi kurduğu tuzağın tadına bakmıştı.
Dışarıdaki kargaşa yarım saatten fazla sürdü, sonra sonunda yatıştı.
Kimse Katrina’yı rahatsız etmedi. Katrina sakin bir öğleden sonra geçirdi.
Bir hesaplaşmanın daha kaldığını biliyordu.
Nitekim o akşam hepsi geri döndü.
Brandon öfkeyle yukarı çıktı ve kapısını tekmeyle açtı.
Katrina sakince eşyalarını toplamaya devam etti; değiştirilmiş takıları çıkarıyordu.
Önceki hayatında Helena, onun gerçek takılarını sahteleriyle değiştirmişti. Katrina da onları takıp bir iş davetinde rezil olmuştu.
“Katrina, nasıl bu kadar zalim olabiliyorsun?!” Brandon’ın bakışları buz gibiydi.
Eskiden Katrina o bakışla oracıkta korkudan özür dilerdi.
Ama şimdi sadece hafifçe gülümsedi. “Ben ne yaptım?”
Brandon, onun umursamazlığıyla daha da çıldırdı. İleri atılıp kolunu yakaladı. “Aşağı in, herkesin önünde açıklayacaksın!”
O kadar sıkı kavradı ki bileği uyuştu.
Onu sertçe çekiştirerek sürükledi. Katrina sendeledi, neredeyse düşüyordu ama Brandon aldırmadı.
Artık umursamamaya kendini zorlamış olsa da bir zamanlar sevdiği birinin ona yeniden acı vermesi göğsüne keskin bir sızı sapladı.
Katrina kolunu kurtarıp çekti. “Kendim yürüyebilirim!”
Soğuk haykırışı odada netçe yankılandı.
Brandon’ın donup kalan ifadesini umursamadan kendi başına aşağı indi.
Helena kanepede oturmuş ağlıyordu. Her hıçkırıkta omuzları titriyordu.
“Lance, Kent, ne yapacağımı bilmiyorum. İnternette herkes benden bahsediyor. İnsanlar çok acımasız. Artık yüzümü gösteremem.”
Lancelot ve Kent iki yanında oturmuş, onu yumuşakça teselli ediyordu.
İkisi de ona öyle acıyan gözlerle bakıyordu ki, sanki bütün acısını üstlenmek istiyorlardı.
Lancelot alçak sesle, “Merak etme. Medyayla konuşmaları için şimdiden adamlarımı gönderdim. Çok geçmeden adın haberlerden silinir,” dedi.
Kent de ekledi: “Aynen. Fontaine ailesini karşılarına almaya cesaret edemezler.”
Katrina bunları duyunca neredeyse alaycı bir kahkaha atacaktı.
Önceki hayatında, basın onu yerden yere vururken hepsi sözde ahlak kürsüsüne çıkmış, Fontaine ailesini rezil etti diye onu suçlayıp lanetlemişlerdi.
Ama iş Helena’ya gelince? Tavırları geceyle gündüz gibiydi.
Ne kadar da komik.
“Katy, neye gülüyorsun?” Helena arkasını döndü. Gözleri Katrina’ya değer değmez bakışlarında bir anlık soğukluk parladı.
Daha da hıçkıra hıçkıra ağladı, sonra birden koşup Katrina’nın önünde dizlerinin üstüne çöktü.
“Katy, bana kızdığını biliyorum. Sana ait olması gereken sevgiyi elimden aldım diye... Ama ben bunun böyle olmasını istemedim. Bana öfkelendiysen bana vur, bağır, hatta beni evden kov. Ama nasıl böyle korkunç bir şey yaparsın? Nasıl bana yılan salıp herkesin içinde beni küçük düşürürsün?”
Hıçkırıkları acı ve kederle doluydu; Katrina’yı kötü karakter gibi gösteriyordu.
Katrina bunu neredeyse komik buldu.
Helena’nın numaraları hâlâ bu kadar ucuzdu. Ama nedense Fontaine ailesindeki bu aptallar her seferinde kanıyordu.
Nitekim Katrina daha ağzını açamadan Brandon onu bir kenara itti. “İğrençsin! Lena diz çöküp senden yalvarıyor, senin umursadığın yok!”
“Ona bunu nasıl yaparsın? Lena senin kardeşin. Burada olmasına katlanamıyor musun da böyle zarar veriyorsun?” Lancelot’un sesi buz gibiydi.
“Özür dilemesi gereken sensin!” Kent masaya sertçe vurup parmağını Katrina’nın yüzüne doğrulttu. “Ya diz çöküp Lena’dan özür dilersin ya da bu iş burada bitmez!”
Onlar konuşmalarını bitirdiği anda Katrina, Helena’nın gözlerinde beliren o kendini beğenmiş bakışı yakaladı.
Çok belli.
Katrina’nın içi buz kesti.
Ama karşılık vermedi. Bunun yerine avucunu sertçe sıktı, birkaç damla gözyaşı zorla döktü.
Sonra sesi titredi. “Siz ne diyorsunuz? Ne olduğunu bile bilmiyorum, daha ben konuşmadan beni suçluyorsunuz. Bu hiç adil değil...”
Güzeldi. Gözleri kızarmış, ışıl ışıl yaşlıydı; yürek burkan bir kırılganlıkla duruyordu.
Üçü birden donup kaldı. Katrina onların yanında nadiren böyle yumuşak bir hâl gösterirdi.
Brandon sertçe çıkıştı. “Aptal numarası yapmayı kes! O yılanı salanın sen olduğunu öğrenemeyeceğimi sanma!”
“Ben değildim!” Katrina’nın sesi birden yükseldi. “Beni o yılan odasına kilitleyen sizdiniz! Korkudan bayıldım. Sizce bir daha yanlarına yaklaşır mıyım? Ölmek mi istiyorum sanıyorsunuz?”
Gözyaşları yanaklarından süzüldü. Zavallı görünüyordu.
Brandon ağzını açtı ama o sert sözler bir türlü çıkmadı.
Lancelot kaşlarını çattı. “Madem sen değilsin, kim? Bu evde Lena’ya kin tutan tek kişi sensin!”
Katrina gözyaşlarını sildi ve yüksek sesle konuştu. “Lance’in Lena’yı sevdiğini biliyorum. Hatalı olduğumu zaten kabul ettim. Artık onunla yarışmayacağım. Bana inanmıyorsanız yemin ederim—yalan söylüyorsam, dışarı adımımı attığım an araba çarpsın da oracıkta öleyim!”
Üç kardeş onun sözleri karşısında afalladı.
Katrina’nın gözyaşlarını görünce bir an ilk kez tereddüt ettiler. Gerçekten ona haksızlık mı etmişlerdi?
Ama şüpheleri, Helena’nın hıçkırıklarıyla hemen bölündü.
“Katy, beni bu kadar çok ölü görmek istiyorsun. Madem yılanlarla beni zehirlemeye kalkıyorsun, ben de gidip duvara kafamı vurup öleyim daha iyi...”
Helena’nın içi öfkeyle yanıyordu.
Sürtük. Birkaç damla gözyaşıyla bundan sıyrılacağını sanma.
Bunu söylerken birden kendini duvara doğru attı.
