Bölüm 7 Sonunda Geri Döndü
“Bu telefon gerçekten çok güzel.” Chloe, ortamı yumuşatmak ister gibi tuhaf bir gülüş çıkardı ve o an bir bahane uydurdu.
“Beğendin mi?” diye sordu Nathan. “Şoföre şimdi gidip sana bir tane aldırayım mı?”
“Gerek yok.” Chloe iki elini birden hızla salladı. “Saat çok geç. Mağazalar kapanmıştır.”
Hem zaten ne tür bir telefon alabilirdi ki?
Belli ki bu telefon pahalıydı. Üzerindeki azıcık paranın ne kadar süre yetmesi gerektiğini bile bilmiyordu. Asla düşünmeden harcayamazdı.
Nathan onun tereddüdünü fark etmiş gibiydi. “O zaman şöyle yapalım. Yarın seni dışarı çıkarırım, mahalleyi gezdiririm, çevreye alışmana yardım ederim. O zaman sana bir telefon da alırız.”
“Gerçekten mi? Sana zahmet olmaz mı?” Chloe kararsızca sordu.
Belki artık bir sevgilisi vardı. Öyleyse o kadın, onun başka bir kadını alışverişe götürmesinden gerçekten rahatsız olmaz mıydı?
“Hiç olmaz,” dedi Nathan, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi belli belirsiz gülümseyerek.
Chloe’nin göğsünde küçük bir sevinç dalgası yükseldi.
O da dışarı çıkmak istiyordu. Bu tuhaf, yabancı dünyayı kendi gözleriyle görmek istiyordu.
Evet, biraz korkutuyordu. Ama Chloe hep iyimserdi. İçten içe, isterse uyum sağlayabileceğine inanıyordu.
Başını kaldırıp Nathan’a gülümsedi.
Bu gece ona ilk kez gerçekten gülümsüyordu.
“Çok teşekkür ederim.”
“Ne demek.”
Nathan sadece sessizce ona baktı.
Bütün akşam öyle oturmuştu; yanındaki tekli koltukta, sessizce onu izleyerek.
Eskiden bu kadar ayrı oturmazlardı. Hep birbirlerine dolanmış olurlardı—ya Chloe onun kollarına kıvrılırdı ya da Nathan başını onun dizlerine koyardı.
Şimdi aralarındaki bu küçücük mesafe, yirmi üç yıl gibi geliyordu.
Soğuk. Derin. Aşılamaz.
İkisi de önce o çizgiyi geçmek istemiyor gibiydi.
Chloe, onun telefonunda videoları nasıl bulacağını bilmiyordu; Nathan eğilip yardım etti.
Chloe ona gizlice baktı.
Yüz hatları şimdi daha keskin, yüzü daha belirgindi; çizgileri sertleşmişti. Zaman onu tamamen yetişkin bir adama çevirmişti. Onun hatırladığı o parlak, güzel çocuk gitmişti.
Ama tamamen de gitmemişti.
Herkese karşı mesafeliydi, ama ona karşı hâlâ sabırlıydı. Hâlâ nazikti.
Eskiden Chloe onu her kızdırdığında kulakları kızarırdı. Dudaklarını birbirine bastırır, gözlerindeki gülümsemeyi saklamaya çalışır ama beceremezdi.
Chloe en çok gözlerini severdi.
Ona baktığında, bir zamanlar öyle parlardı ki, onu ne kadar sevdiğini herkes anlardı.
Şimdi bakışı sakindi.
Okunmaz.
“Şunu izleyelim.” Nathan bir sayfayı açıp telefonu ona geri verdi; Chloe’nin düşüncelerini böldü.
Chloe başlığa bakıp nefesi kesildi. “Bu CSI: Las Vegas değil mi? İkinci sezon daha dün gece yayınlandı. Dur—sakın bana bitmiş olduğunu söyleme? Harika. Hepsini arka arkaya izlerim.”
Bir kez daha gözlerini kırpıştırdı. “CSI: NY de mi var? Başrolü niye değiştirmişler? Bu adam kim?”
Sonra cevap beklemeden onun kolunu yakaladı. “Diğerlerini de bul. Benim izlediklerimi.”
Doğuştan dizi bağımlısı olan Chloe hemen içine çekildi. Bir süreliğine kalbindeki karmaşayı unuttu, elindeki ekrana tamamen odaklandı.
Nathan yanında sessizce oturdu.
Ona bakmamaya çalıştı.
Başaramadı.
Bakışları durmadan ona kayıyordu, yine ve yine.
Aklındaki hatıralar kadar canlıydı. Genç. Işıl ışıl. Canlı. Tenı pürüzsüzdü, saçları parlak altın-kahverengiydi ve yüzündeki her küçük ifade hayat doluydu.
Gülümsediğinde sanki bütün oda aydınlanıyordu.
Geri dönmüştü.
Sonunda geri dönmüştü.
Hâlâ buna inanmakta zorlanıyordu.
Ama kalbinin en derininde, onu kendisine geri verdiği için Tanrı’ya şükrediyordu.
Nathan’ın koltuk minderine dayalı duran eli, o fark etmeden ona doğru kaydı.
Yavaşça. Sessizce.
Parmakları neredeyse onun parmaklarına değecekken durdu.
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. İçinde hem tatlılık vardı hem acı.
Evet.
Bu kadar yakın olmak bile yeterdi.
Ona genç oldukları günleri hatırlattı; Chloe sorularla yanına gelirdi. O anlattıktan sonra çenesini masaya koyar, “Bu çok zor. Sınıfın en dibinde olmak insanı yoruyor,” diye söylenirdi.
Sonra başını yana eğip öylece kalır, dudak bükerdi.
Saçları yumuşak teller halinde masasına dökülürdü. Her seferinde Nathan’ın parmakları biraz daha yaklaşırdı; çünkü ona en ufak bir dokunuş bile bütün gününü yaşamaya değer kılmaya yetiyordu.
Bunca yıl sonra, sanki hiç değişmemişti.
Nathan alçak sesle, kendisiyle dalga geçer gibi güldü.
Tam eğilmeye başlamıştı ki telefon, gelen aramayla aydınlandı.
Telaşla afallayan Chloe telefonu elinden kaçırdı ve yanlışlıkla yeşil cevaplama tuşuna bastı.
Hoparlörden bir anda canlı, hareketli bir erkek çocuğunun sesi patladı.
“Baba, neredesin? Niye hâlâ eve gelmedin? İstediğim matematik çalışma kitabını aldın mı? Öğretmen yarın lazım dedi!”
Chloe olduğu yerde dondu.
Nathan’a döndü, bomboş bir ifadeyle ona baktı; öyle sersemlemişti ki telefonun elinden kaydığını bile fark etmedi.
Hattaki çocuk bağırmaya devam ediyordu: “Baba? Baba! Duyuyor musun?”
Nathan eğilip telefonu yerden aldı ve sakin, kontrollü bir sesle konuştu.
“Az sonra evdeyim. Kitabı aldım.”
“Bu saatte abur cubur yeme. Acıkırsan süt iç.”
“Tamam. Beni bekleme. Sen önce uyu.”
Her kelime Chloe’ye bir öncekinden daha sert çarpıyordu.
Baba.
Ev.
Çalışma kitabı.
Süt.
Uyu.
Ne kadar sıradan şeylerdi. Ne kadar yakın, içten şeylerdi.
Hayatın içine ait küçük, ev içi kelimeler.
Nathan’ın onsuz kurduğu bir hayatın.
Chloe’nin göğsü öyle şiddetle sıkıştı ki canı yandı.
Bunu bekliyordu. Elbette bekliyordu.
Ama beklemek başka şeydi.
Duymak başka.
Bir çocuğun Nathan’a hiç zorlanmadan “baba” demesini duymak, sanki içinden oyuluyormuş gibi hissettirdi.
Burnunun sızısını bastırmaya çalıştı ama gözleri çoktan kızarmıştı.
Nathan telefonu kapatınca Chloe dudaklarını araladı. Boğazı kupkuruydu.
“Az önceki… oğlun muydu?”
Nathan başını eğik tuttu.
Bir süre sonra alçak bir sesle, “Hı,” dedi.
“Kaç yaşında?”
“On beş.”
On beş.
Sayı yüzüne tokat gibi indi.
Her gece arayacak kadar büyük.
Evde onu bekleyecek kadar büyük.
Aslında ona ait olması gereken yılları doldurmuş kadar büyük.
“Anladım.” Chloe parmaklarını avuçlarının içine gömdü. Gözyaşından daha acı duran bir gülümsemeyi zorla takındı. “Güzel. Gerçekten güzel. Sen artık dön. Oğlunu bekletme.”
Karın ve oğlun demek istemişti.
Ama “karın” kelimesi ağzından çıkmadı.
Söyleyemedi.
Nathan’ın yanında başka bir kadın olduğunu düşünmek—onun yatağında uyuyan, onunla aynı sofrayı paylaşan, çocuklarını doğuran, gece eve gelişini karşılayan—Chloe’nin göğsünde acımasız, karanlık bir şey kabarttı.
Daha bu sabah onun karısıydı.
Daha bu sabah eve gitmeyi, kollarına sokulmayı ve onunla bebek yapmayı konuşmayı planlıyordu.
Şimdi ise hayatında çoktan başka bir çocuk vardı. Başka bir bağ. Başka bir ev.
Onun evi.
Onun yeri.
Onun adamı.
O benimdi.
Düşünce öyle sıcak, öyle çirkin bir şekilde çaktı ki Chloe kendi kendinden korktu.
Hayır.
Bu adil değildi.
Onun için yirmi üç yıldı.
Koca bir ömür.
Onu neyle suçlayabilirdi? Ne istemeye hakkı vardı?
Gerçekten, “Niye beni beklemedin?” diyebilir miydi?
Gerçekten, “Ben sadece yirmi üç yıl yoktum. Bu kadar uzun mu?” diye sorabilir miydi?
Cevap belliydi ve yine de onu ezip geçti.
Chloe gözlerini kapadı. Kelimeleri çıkarabilmek için içindeki her şeyi toplaması gerekti.
“Dön.”
Nathan kıpırdamadı.
Sadece başını eğdi, sessiz kaldı.
O sessizlik, onu ayakta tutan son ipi de kopardı.
Chloe birden ayağa fırladı; sandalye yerde sürtünerek ses çıkardı. “O zaman dön ona!” diye haykırdı, sesi çatlayarak. “Git! Hadi, git!”
Nathan başını hızla kaldırdı.
Şimdi Chloe’nin yüzünden yaşlar akıyordu; sıcak, öfkeli yaşlar.
“Gitmelisin,” dedi yine, kelimeler boğazına düğümlenerek. “Oğlun seni bekliyor. Ailen seni bekliyor. Sen hâlâ burada ne yapıyorsun?”
Nathan’ın yüzü gerildi.
Chloe kısa, titrek bir kahkaha attı; sanki biraz daha sürse parçalanacaktı. “Ne, suçluluk mu duyuyorsun? O mu? Duymana gerek yok. Kaybolan bendim. Yanlış zamanda geri dönen bendim. Tebrikler Nathan. Normal bir insan gibi yoluna devam etmişsin.”
Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz kalbi burkuldu.
Çünkü acımasızdı.
Ve çünkü doğruydu.
Nathan olduğu yerde durdu, hiçbir şey söylemedi.
Bu, her şeyi daha da kötüleştirdi.
Chloe bir adım geri çekildi, sanki birden üşümüş gibi kollarını kendine sardı. “Git,” diye fısıldadı. “Lütfen. Daha kötüsünü söylemeden.”
Uzun bir süre Nathan kıpırdamadı.
Sonra nihayet doğruldu.
Ama hemen çıkmak yerine orada durup ona baktı; gözleri, Chloe’nin yakından bakmaya dayanamayacağı bir şeyle kararmıştı.
“Biraz dinlen,” dedi kısık bir sesle.
Sonra döndü ve kapıya yürüdü.
Chloe dimdik durdu, tırnakları avuçlarına batmış halde, attığı her adımı dinleyerek.
Kapıyı açtı.
Duraksadı.
Ve sonra, arkasına bakmadan çıktı.
Kilit dilinin yumuşak tıkırtısı odanın içinde yankılandı.
O sesle birlikte Chloe’nin elinde kalan ne varsa tamamen dağıldı.
Yüzünü kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
