Bölüm 6 Zara'nın POV
Zara’nın Bakış Açısı
Ertesi sabah, hizmetkâr koğuşundaki odama bir ulak geldi.
Kaşlarımı çattım ve hâlâ yaralarından toparlanmaya çalışan Ivy’ye döndüm. “Birini mi bekliyorsun?” diye sordum.
Acıyla başını salladı. “Hayır, kimseyi beklemiyorum.”
Ayağa kalkıp kapıya yürüdüm ve açtım. Dışarıda Bloodmoon sürüsünden, sıska görünümlü bir çocuk vardı.
Tek kelime etmeden bana bir mektup uzattı. Mektubu almadan önce onu bir süre şüpheyle süzdüm.
Kaşlarım çatık halde okudum;
Seçkinler yurduna alındınız. Bu değişiklik derhal yürürlüğe girmiştir.
Mektupta taşınacağım yeni odanın bilgileri ve Akademi yönetiminin mührü vardı.
“Asla.” diye tersledim. “Hiçbir yere taşınmıyorum.”
İkizler, ulak çocuğun hemen arkasında belirdi.
“Bal gibi taşınıyorsun.” dediler aynı anda.
Başımı kaldırdım; ne zaman geldiklerini bilemediğim için, karşımda dikildiklerini görünce şaşırdım.
“Yani bunun arkasında siz varsınız?”
“Elbette biz varız.” Dante sırıtıp cevap verdi. “Bu okulun sahibi biziz demiştik, değil mi?”
Gözlerimi devirdim. Bunu zaten biliyorum. Ama inatçılığım, gücümün ufacık bir kırıntısını gördükten sonra birden bana ilgi duyan iki veletin keyfine boyun eğmeme izin vermiyordu.
“Uzak durun. Ben olduğum yerde iyiyim.” dedim ve kardeşimin yanına dönüp yaralarını sarmasına yardım ettim.
Cassian ellerini çırptı ve bir sürü öğrenci, sanki oda onlara aitmiş gibi içeri doluştu.
“Hey… ne yapıyorsunuz?” dedim ama bana tek kelime etmediler.
Önceden programlanmış robotlar gibi hareket edip, sahip olduğumuz üç beş eşyayı toplamaya ve kendilerine söylenen yere taşımaya başladılar.
“Ben odamda iyiyim.” diye itiraz ettim ama Cassian beni bir anda kaldırıp omzuna attı. Dante de kız kardeşimi kucağına aldı.
Hakkını vermek lazım, görüntülerine göre fazlasıyla güçlüydüler.
İtiraz ederek omzuna vurdum. “Dedim ki beni rahat bırak. Hizmetkâr koğuşunda iyiyim.” diye sızlandım ama durmadılar.
Bizi, yaptıkları her şeyi bırakıp okulun hâkimi ikiz kardeşlerin iki yaralı kızı taşımasını izleyen öğrencilerin arasından geçirip götürdüler.
Utançtan yüzüm kıpkırmızı oldu. Bu çocuk benim fikrime saygı duymayı neden bilmiyor?
“Beni rahat bırak. İndir beni, yürüyebilirim.” diye söylene söylene seçkinler yurduna kadar geldim ama yere ancak yeni odamın içine girince indirildim.
Bu sırada dışarıda, geçtiğimiz anda fısıltılar iyice azdı.
“Dur… Cassian az önce…”
“Allah’ım, gözlerime inanamıyorum.”
“Isabelle duyunca görürsünüz.”
Gözlerimi devirdim. “İkimizin de rezil olmasını engellemek için benden uzak dursaydınız yeterdi.”
Dante başını salladı. “Biz sadece kuralı uyguluyoruz. Kuralı biz koymadık.”
Tabii canım. Bu akademide sizin sözünüzün kanun olduğunu gayet iyi biliyorum.
Ivy arkadan kıkırdadı; kahkahaya boğulmamak için kendini zor tutuyordu. Ben de dönüp ona ters ters baktım. “Hain.”
Dante bana doğru bir adım attı, ben de geri çekildim. “Sinirlenince çok tatlı oluyorsun.”
Ona öyle bir baktım ki sanki gözlerimden hançer fırlıyordu. “Odamdan çık.”
Cassien kıkırdadı. “Seni baş başa bırakalım o zaman. Asalete alış, derste görüşürüz.”
Çenemi kaldırdım. Derste görüşürüz ha? Keşke. Özellikle daha az popüler dersleri seçmiştim. Sadece inek ve dışlanan öğrencilerin olduğu dersleri. Yani onu derste görmemin imkânı yoktu.
Onlar çıkıp gidince izledim ve kapı kapanır kapanmaz büyük, yumuşacık yatağa kendimi bıraktım.
Bu bedende yeniden doğduğumdan beri hiç böyle bir şey hissetmemiştim. Yatak yumuşacıktı, oda tertemizdi. Her şey düzenliydi; sanki burada gerçekten önemli biri kalıyordu.
“Ivy, o çocukların yanında bana bunu nasıl yaparsın? Nasıl satarsın beni?”
Ivy güldü. “Onları savuşturmaya çalışırken çok komik görünüyordun.”
Şakayla karışık ona vuracaktım ama yaralarını hatırlayıp kendimi tuttum. “Bundan sonra daha çok benim tarafımda ol.”
Gülümsedi. “Tamam abla. Yanındayım.”
Karnım guruldadı. Günlerdir ağzıma doğru düzgün bir şey koymamıştım. Ona baktım.
“Aç mısın?”
Yüzü değişti. Gülümsemesi kayboldu, yerine küçük, hüzünlü bir ifade geldi. “Açım. Ama artık açlığa alıştım. Sen de alışmışsındır.”
Acıyla başımı salladım. “Sanırım.”
Ama bu, onun gücünü toplaması için yemek yemesi gerektiğini bildiğim hâlde öylece durup hiçbir şey yapacağım anlamına gelmiyordu.
“Gidip ikimize bir şeyler bulacağım.” dedim ve ayağa kalktım. Tam o sırada kapı çalındı.
Kaşlarımı çattım. Yine kim?
Kapıyı açtım. Kapıda elinde kâğıt bir torbayla özel bir aşçı duruyordu.
Şaşkınlıktan gözlerim büyüdü. “Kayboldunuz mu?”
“Hayır.” dedi, geniş bir gülümsemeyle. “İkizler gönderdi.”
Tabii ya.
“Aç değilim.” dedim ve kapıyı yüzüne kapatmaya yeltendim ama bir el kapının tamamen kapanmasını engelledi.
“Açsın. Karnının guruldaması da bunu söylüyor.”
İç çekip kız kardeşime baktım. “Peki. Gir.”
Odamda bir yemek masası ve dört sandalye vardı. Aşçı tek kelime etmeden masaya yürüdü ve ne yaptığını bilen birinin sessiz becerisiyle masaya dolu dolu yemekler dizdi.
Ağzım sulandı. “Bunların hepsi bizim için mi?”
Aşçı kaşlarını çattı. “Yetmedi mi?”
Sanki saçmalıyormuş gibi ona baktım. “Saçmalama.” diye tersledim ve kız kardeşimi masaya götürüp oturmasına yardım ettim.
Kız kardeşimin gözleri büyüdü. “Vay be… hepsi bizim için mi?”
“Aynen öyle.” diye gülümsedim, o da hemen yemeye başladı.
Kız kardeşimin yemesini izlemekten aldığım mutluluk, bu düzenleme için o kibirli ikizlere borçlu olduğumu bir anlığına unutturmaya yetti.
Sonra bir tabağı kaldırdım ve altından bir kâğıt düştü. Üzerinde şunu yazıyordu: “Yemeğini beğendin mi?”
Bütün bedenim kaskatı kesildi. “Bunu yapmasa olmuyor mu?”
