2 - Bir Uyanış

LIRAEL SUTTON

Duman her yere sinmişti.

Nefes alamıyordum. Göremiyordum. Koşamaktan başka hiçbir şey yapamıyordum; yalınayak, kan içinde, geceliğim yırtılmış, alevler arkamdaki her şeyi yuta yuta.

“İhanet!” diye bağırmıştı muhafızlar. “Lord Aidan Sutton, taça karşı ihanetle suçlandı.”

Onların annemi yatağından sürükleyerek çıkardığını izlemiştim.

Annem kapı eşiğinde yığılırken izlemiştim; çığlıkları, taşıdıkları meşalelerin çıtırtısında kaybolmuştu.

Callum’u, kardeşimi, koruyucumu, iki katı iri adamların yere çalıp orada tuttuklarını izlemiştim.

Sonra her şeyimizi almışlardı.

Evi. Toprakları. Anıları.

Her şeyi.

“Kaç,” diye fısıldamıştı annem, onu çekip götürmeden önce elimi son kez sımsıkı tutarak. “Kaç ve arkana bakma.”

Ama baktım.

Hep arkama baktım.

Ve rüyamda, kâbusumda, her gece gelen o kâbusta, annemin yüzünü dumanın içinden görüyordum.

“Kaç, Lira!!!”


Bir solukla uyandım.

Oda karanlıktı. Soğuktu. Üstümdeki tavan ahşaptı, çatlak çatlak; kaybettiğim evin boyalı tavanlarına hiç benzemiyordu.

Malikâne, diye hatırlattım kendime. Lord Vale’in malikanesi. Yıllardır saklandığımız yer.

Elimi göğsüme bastırdım; kaburgalarımın altında kalbimin çılgınca çarptığını hissediyordum.

Sadece bir rüya.

Aynı rüya.

Yine.

“Lira?”

Başımı çevirdim.

Kapıda bir hizmetçi kız duruyordu; genç, belki on dört yaşında. Bir elinde mum, öbüründe mühürlü bir parşömen vardı. Adı Mira’ydı. Geldiğimiz gün de buradaydı. Üç yabancının Lord Vale’in dökülen konağına yerleşmesine bir kez bile nedenini sormamıştı.

“Bir ulak geldi,” dedi Mira kısık sesle. “Bunu kapıya bıraktı. Acilmiş.”

Bacaklarımı yatağın kenarından sarkıttım. Çıplak ayaklarımın altında zemin buz gibiydi. “Kimdi?”

“Bilmiyorum. Biri soramadan çekip gitti.”

Parşömeni uzattı.

Aldım.

Mühür kızıl ve altındı.

Saray mührü.

Kanım buz kesti.

“Tommen, bunu Lord Vale’in çalışma odasında diğerlerinin yanına bırakmamı söyledi,” dedi Mira; çoktan kapıya dönmüştü. “Yığının üstüne eklerim.”

“Dur.”

Olduğu yerde durdu.

Ona bakmadım. Bakamazdım. Gözlerim mühürdeydi; Valemont Hanesi’nin kraliyet armasına, muhtemelen sarayın kendi ateşinde eritilmiş balmumuna basılmış o damgaya.

“Bunu çalışma odasına ben götüreceğim,” dedim usulca.

Mira tereddüt etti. “Lira…”

“Gidebilirsin.”

Çıktı.

Kapı arkasından tık diye kapandı.

Ve yalnızdım.


Onu dinlemeliydim.

Mektubu Lord Vale’in çalışma odasına götürmeliydim; aylardır toz toplayan, açılmamış yazışmaların yığınına ekleyip oradan uzaklaşmalıydım.

Lord Eaton Vale haftalardır yatağından kalkmamıştı.

Torunu, Leydi Lira Vale, epey zamandır ölüydü.

Başkenten yıllardır kimse gelmemişti.

Kimse bilmiyordu.

Ama parmaklarım çoktan mührü kırmıştı.

Parşömen ellerimde açıldı; sert ve pahalıydı, çoğu insanın bir ayda kazandığından daha değerli kâğıttan.

Ve okudum.


Vale Hanesi’nin Saygıdeğer Leydi Lira Vale’ine,

Majesteleri Ejderha Kral Edric Valemont’un ve Ekselansları Ejderha Kraliçe Seraphina Valemont’un fermanıyla, işbu yazı ile Ejderha Kraliçe Seçimi’ne katılmanız emredilmiştir.

Seçim, Hasat Ayı’nın ilk gününden itibaren başkentteki Kraliyet Sarayı’nda yapılacaktır. Soylu doğumlu tüm uygun leydiler, Ejderha Krallığı’nın taht varisi Veliaht Prens Cassian Valemont’un elini kazanma onuru için kendilerini sunmaya davetlidir.

Huzurda bulunmanız zorunludur. Katılımınız beklenmektedir.

Belirtilen tarihte gelmemeniz hâlinde haneniz mevkiini ve buna bağlı tüm ayrıcalıklarını kaybedecektir.

Tahtın emriyle.


Üç kez okudum.

Ejderha Kraliçe Seçimi.

Veliaht Prens Cassian.

O ismi biliyordum. Herkes bilirdi. Kimsenin binemediği bin yıllık ejderha Taheer’le bağ kuran prens. Saraydan çok genelevlerde vakit geçiren varis.

Ailemi yok eden adamın oğlu.

Ellerim titriyordu.

Korkudan değil.

Öfkeden.

Bizim unutacağımızı sandılar. Bu çökmekte olan malikânede, keder ve sessizlikte boğulup yavaş yavaş yok olacağımızı sandılar. Yaptıklarını kabullenip yolumuza devam edeceğimizi düşündüler.

Yanıldılar.

Mektubu yavaşça katladım. Dikkatle. Titreyen parmaklarımla kırışıklıklarını bastırıp düzelttim.

Sonra ayağa kalktım.


Callum ahırdaydı.

Bu saatte hep ahırda olurdu; bölmeleri temizler, kısrakları tımarlar, bize ait bile olmayan toprağın işini görürdü. Çünkü buranın ayakta kalması için birinin uğraşması gerekiyordu.

İçeri girince başını kaldırdı.

Yüzüme bir kez baktı.

Ve donup kaldı.

“Lira?” Dirgeni yere bıraktı. “Ne oldu? Hayalet görmüş gibisin.”

Mektubu uzattım.

Aldı. Okudu. Yüzündeki ifade şaşkınlıktan inanamazlığa, oradan da daha karanlık bir şeye kaydı; korkuya benzeyen bir şeye.

“Hayır,” dedi.

“Callum...”

“Hayır.” Mektubu bana geri itekledi. “Aklından ne geçiyorsa, vazgeç.”

“Daha aklımdan ne geçtiğini bile duymadın.”

“Duymama gerek yok.” Yaklaştı, koyu gözleri alev alevdi. “O bakışı tanıyorum. Daha önce gördüm. Tehlikeli bir şey planlıyorsun.”

“Gerekli bir şey planlıyorum.”

“Lira...”

“Taç onun öldüğünü bilmiyor, Callum.” Mektubu kaldırdım. “Şuna bak. Lady Lira Vale’e gönderilmiş. Ona. Bana değil. Ona. Ve başkentte kimse onun gittiğini bilmiyor.”

Callum’un çenesi kasıldı. “Bunu nereden biliyorsun?”

“Kimse gelmedi. Lord Eaton kimseye haber yollamadı. Yıllardır burada saklanıyoruz ve kimse bizi aramaya gelmedi.”

“Eee? Onun gibi mi davranacaksın?”

“Evet.”

Bana bakakaldı.

“Aklını kaçırdın.”

“Hayır. Aklımı sonunda buldum.”

Ona yaklaştım; gözlerindeki yorgunluğu, dünyamızın küle döndüğü geceden beri taşıdığı yükü görebilecek kadar yakından.

“Babamız ihanetten suçlandı,” dedim alçak sesle. “Elimizden her şeyi aldılar. Ünvanını. Topraklarını. Hayatını. Ne uğruna?”

Callum irkildi.

“Yıllardır hiçbir şey yapmadık,” diye devam ettim. “Saklandık. Hayatta kaldık. Ama yaşamadık, Callum. Ve onu asla öcünü de almadık.”

“Öcünü almak, kendini aslanın ağzına atmak demek değil.”

“Aslanın ağzı tam da olmam gereken yer.”

Benden yüzünü çevirdi. Elini saçlarının arasından geçirdi. Düşündüğünü görebiliyordum; dilinin ucunda şekillenip sonra ölen itirazları.

“Vale ailesinin görme gücü var,” dedim. “Bununla bilinirler. Lady Lira geleceği rüyalarında görürdü. Ben de görüyormuş gibi yapacağım. Rüyalarımda. Kimsenin aksini kanıtlayamayacağı zamanlarda.”

“Ya ejderha sınavları?”

“O zamana kadar taçla birlikte ben çoktan ortadan kaybolmuş olacağım.”

“Olacak mısın?”

Cevap vermedim.

Çünkü bilmiyordum.

Callum yeniden bana döndü. Yüzü yumuşamıştı, ama ancak biraz.

“Kraliyet sarayı başkentte,” dedi ağır ağır. “Lord Vale’i kontrol etmeleri için birini gönderseler bile, buraya gelmeleri en az bir hafta sürer.”

“Aynen.”

“Lord Eaton zaten doğru düzgün konuşamıyor. Zamanın yarısında hangi gün olduğunu bile bilmiyor.”

“Beni yalanlamaz. Orada olduğumu bile anlamaz.”

Callum uzun bir süre sessiz kaldı.

Sonra iç çekti.

“Bu delilik, Lira.”

“Biliyorum.”

“Ölebilirsin.”

“Biliyorum.”

“Ejderhalar...”

“Biliyorum.”

Bana baktı, gerçekten baktı. Ve gözlerinde üç yıldır görmediğim bir şey gördüm.

Gurur.

Korkmuş, istemeye istemeye, yorgun bir gurur.

“Seni durduramam, değil mi?”

“Hayır.”

Başını salladı. Neredeyse gülüşe benzeyen bir nefes verdi.

“O zaman yardım edeceğim.” Öne çıkıp omuzlarımı tuttu; kavrayışı sağlamdı, beni yere bağlayan bir ağırlık gibi. “Ama bana bir şey söz vereceksin.”

“Ne istersen.”

“Ejderha sınavlarına kalacak kadar uzun süre burada durma.” Sesi kısıldı. “Gücün olmadığını anlarlarsa, Lira... yalan söylediğini öğrenirlerse...”

Cümlesini tamamlamadı.

Gerek de yoktu.

İkimiz de ejderhaların bir sahtekâra ne yapacağını biliyorduk.

“Elbette,” dedim. “Sınavlar Seçim’in sonunda yapılır. O zamana kadar çoktan gitmiş olurum.”

“Söz ver.”

“Söz veriyorum.”

Yalan, durgun suya bırakılan bir taş gibi ikimizin arasına oturdu.

Callum başını salladı. Beni bıraktı.

Ve ikimiz de bir daha ondan hiç söz etmedik.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm