Bölüm 1 1
İri yağmur damlaları Elena Walsh’ın tenine şap şap çarpıyordu; hafif acıtıyor ama serinletip ferahlatıyordu. Elena, fırtına bulutlarıyla ağırlaşmış ve şimşek çizgileriyle yarılmış gökyüzüne bir an baktı, sonra başını eğip izleyicilerine anlatmaya devam etti. “Bu dulavratotu kökü. Vücuttaki harareti düşürmeye, kanı serinletmeye ve bedeni güçlendirmeye yardımcı olur. Biz bunu genelde sonbaharda toplarız. Daha temmuzdayız, o yüzden henüz hazır değil.”
Kamerasını uzun otların arasında açmış morumsu kırmızı bir çiçeğe çevirdi. Görüntü netti, sesi de hafif ve canlıydı. Köşedeki izleyici sayısı çoktan iki yüz bini geçmişti.
Yorumlar durmadan akıyordu.
[Şef Elena’yı o kadar seviyorum ki. Hatta tedavi olmak için onun şehrine gittim, tendon iltihabımı gerçekten iyileştirdi.]
[Ben de! Bitkisel ilaçları harika. Daha birkaç dozda kendimi iyi hissettim.]
[Elena, orada yağmur mu yağıyor? Resmen bardaktan boşanırcasına yağıyor gibi. Çabuk, bir yere sığın.]
Elena onlara hak verdi. Yağmur iyice bastırmıştı ve toplaması gereken bütün otları zaten toplamıştı. Yakındaki büyük bir ağacın koyu gölgesine doğru yürümeye başladı ve, “Burada gerçekten sağanak başladı. Bugünlük bu kadar. Bir dahaki yayını...” dedi.
Sözünü bitiremeden ayağı bir şeye takıldı ve yere kapaklandı.
Ağzına burnuna ot doldu. Tükürüp söylenerek doğrulmaya çalıştı, kaşları çatılmıştı. Düşer düşmez canlı yayın da kapanmıştı. Telefonunu bir kenara bırakıp nefesini toparladı, sonra ayağını neyin taktırdığını görmek için döndü.
Bir dal ya da kök bekliyordu. Ama bir adam gördü.
Adam, sık otların arasında yatıyordu; üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Hava bu kadar kararmış, yağmur da böyle boşanırken neredeyse çevreye karışıp görünmez olmuştu.
Elena şaşkınlıkla birkaç saniye ona baktı. Adamın yüz hatları dikkat çekiciydi; keskin, düzgün ve dergiden çıkmış gibi yakışıklıydı. Ama gözleri sımsıkı kapalıydı, kaşları acıyla çatılmıştı, yüzü kâğıt gibi bembeyazdı, dudaklarıysa sağlıksız bir mora dönmüştü.
Elena kaşlarını çattı. Zehirlenmişti.
Dağda bayırda bu genelde yılan sokması demekti.
Biraz daha yaklaşıp paçasını yukarı kaldırdı. Tahmin ettiği gibi, sol ayak bileğinde siyaha çalan mor renkte, korkunç şekilde şişmiş bir ısırık izi vardı.
Durumu gerçekten ciddiydi.
“Valla, burada bana rastladığın için şanslıymışsın,” diye mırıldandı Elena. Bambu sepetini omzundan indirip otların arasından küçük bir ilk yardım çantası çıkardı. Ne olur ne olmaz diye yanında her zaman ilaç ve panzehir taşırdı.
Bir neşter alıp yaranın üstünü kesti, kan aksın diye açtı. Ellerini hızlı hareket ettiriyordu; pek nazik sayılmazdı. Adam, acının etkisiyle inleyerek kendine geldi.
Elena başını bile kaldırmadı. “Yaşamak istiyorsan kıpırdama.”
Damon, sol bacağının artık kendisine ait değilmiş gibi hissediyordu. Hiç oynatamıyordu. Görüşü bulanıktı, zihni allak bullaktı ama birinin bacağıyla uğraştığını hissedebiliyordu. Acıyordu, ama buna dayanabilirdi.
Yaklaşık on beş dakika sonra Elena yarayı sarmış ve ona bir panzehir iğnesi yapmıştı. Artık hayati tehlikeyi atlatmıştı.
“Isırıkla ilgilendim. Aileni ara,” dedi Elena kısa ve işine bakar bir sesle. Adamın ormanda tek başına ne yaptığını sormaya bile gerek duymadı. Bu onun derdi değildi.
Damon Clifford’ın alnı soğuk terle kaplıydı ama yağmur onu öylesine sırılsıklam etmişti ki artık terle yağmuru ayırmak imkânsızdı.
Karşısında kimin durduğunu seçmeye çalıştı ama ne kadar uğraşsa da her şey bulanık kalıyordu.
“Sinyal yok...” Ağır ağır nefes alarak kelimeleri zorla çıkardı.
Elena kaşlarını çattı. Harika, bir de bu eksikti.
“Telefonun nerede?”
“Cebimde.”
Eğilip aramaya başladı; küçük elleri Damon’ın geniş göğsünde hızla dolaştı. Daha fazla ilerleyemeden Damon onun bileğini tuttu. Tutuşu zayıftı, sesi daha da zayıf. “İçte, sağ tarafta.”
Elena ona ters bir bakış attı. Adam her an yine bayılacak gibi görünüyordu. Yine de elini takım elbisesinin iç cebine sokup telefonunu çıkardı.
Damon gözlerini kapalı tuttu, neredeyse fısıltıyla konuştu. “İlk kişi.”
Elena rehberini açtı, kim olduğuna bakma gereği duymadan arama tuşuna bastı. Telefon bir kez çaldı, sonra biri telaşla, nefes nefese açtı.
“Efendim! Neredesiniz? Dağda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. İyi misiniz?”
Damon cevap vermedi. Bir an sonra Elena onun yerine konuştu. “Yaralı. Hemen gelip onu alın.”
Telefondaki kişi sanki dünyası başına yıkılmış gibi konuştu. “Ne? Yaralı mı? Hanımefendi, lütfen, durumu nasıl? Şu an nerede?”
“Yarasını sardım. O...” Elena etrafına bakındı, tepeleri süzdü, sonra çok da uzakta olmayan bir alıçlık gördü. “Dağın yarı yolunun batısında bir alıç korusu var. Yanında da dar bir patika. Gelip onu oradan alın.”
Bu çok ayrıntılı bir tarif değildi ama buralarda o yabani alıçlığı herkes bilirdi.
Tam telefonu kapattığında, cihazın son şarjı da bitti. Elena telefonu tekrar Damon’ın cebine koydu. “Biraz daha iyi misin? Seni oraya kadar götüreyim mi?”
Damon başını salladı. “Evet.”
Bu kız ortaya çıktığından beri ilk kez sağ çıkabileceğine dair bir his doğmuştu içinde.
Üzerine çöken ölüm duygusu sonunda biraz olsun çekilmeye başlamıştı.
Elena eğilip onu kaldırmaya çalıştı, ne kadar ağır olduğuna şaşırdı. Kendini güçlü sayardı ama bu adam hiç de hafif değildi.
Damon hayatında ilk kez bir kızdan destek alarak yürüyordu. Kız küçüktü, yumuşaktı ama bir şekilde onu taşıyacak kadar da sağlamdı.
Kendini tutamadı. “Adın ne?”
Bu gece karşısına çıkmasaydı, büyük ihtimalle sabahı göremezdi.
Elena bitkin düşmüştü, konuşacak hâli de yoktu. “Bilmen gerekmiyor.”
Elena onu gördüğü ilk andan beri, bulaşmak isteyeceği biri olmadığını anlamıştı.
Karmaşık insanlar, karmaşık dertler demekti. Onun da zaten kendi derdi başından aşkındı.
Damon üsteledi; hayatında hiçbir kıza söylemediği kadar çok şey söylüyordu ona. “Hayatımı kurtardın. Ne istersen verebilirim.”
Elena hiç duraksamadı. “Tedavi ücreti sekiz yüz seksen sekiz. Çoğu ödeme uygulaması olur, ama veresiye kabul etmem.”
Damon donup kaldı. Başkentin en zengin adamı oydu ve bu köylü kız sanki parayı ödeyemeyebilirmiş gibi davranıyordu?
“Döner dönmez öderim...”
“Boş ver. Benim yapacak işlerim var. Adamlarını burada beklersin. Ben gidiyorum.”
Bunu deyip Damon’ı patikanın kenarına kadar sürükledi, çimlerin üstüne bıraktı. İlaç sepetini sırtına geçirdi, arkasını dönüp yürümeye başladı.
Damon peşinden gidecek kadar güçlü değildi ama Elena uzaklaşmaya başlayınca kalan son gücüyle onun gömleğinin ucunu yakaladı. Elena bunu beklemiyordu; dengesi bozuldu ve doğruca Damon’ın üzerine düştü.
Ve bir anda, akıl almaz biçimde, burunları birbirine çarptı, dudakları da birleşti; Elena onun üstündeydi.
