Bölüm 1 Beklenmedik Haberler
Klinikten çıktığımda gökyüzü donuk, soluk bir griye bürünmüştü. Rüzgâr paltoma dolanıyor, sanki tüm dünya beni cezalandırmak istiyormuşçasına ince kumaşın içinden tenimi ısırıyordu.
Hemşirenin avucuma tutuşturduğu katlanmış parlak kâğıdı tutarken parmaklarım titriyordu. Doktorun odasından çıktığımdan beri kâğıda hiç bakmamıştım ama bakmama gerek de yoktu. O görüntü çoktan zihnime kazınmıştı; doktorun içimde büyüyen, canlı ve nefes alan bir varlık olduğuna beni inandırdığı o bulanık, siyah beyaz şekil.
Hamile.
Bu kelime kafamın içinde defalarca yankılandı; her seferinde daha yüksek sesle, her seferinde daha da imkânsız gelerek.
Sadece tek bir geceydi. Acının mantığımı bulandırdığı, özlemin beni zayıf düşürdüğü o korkunç, pervasız tek bir gece. Kendi kendime bunun hiçbir anlamı olmadığını, Elias Sinclair'in o gece sadece sarhoş olduğunu, ertesi sabah olanları hatırlamadığını bile söyleyip durmuştum.
Buna inanmak istemiştim. Buna mecburdum.
Ama şimdi, elimdeki ultrasonun bulanık çizgilerine bakarken, artık kendimi kandıramayacağımı biliyordum.
Şiddetli bir rüzgâr kâğıdı neredeyse elimden uçuracaktı. Kâğıdı daha sıkı kavradım ve gözlerimdeki yanmayı geçirmek için gözlerimi kırpıştırdım. Kolay kolay ağlamazdım, yıllardır ağlamamıştım; kendimi tamamen tükenmiş hissettiğim zamanlarda bile. Ancak bu sırrın ağırlığı göğsüme öyle bir çökmüştü ki, bu yükün altında ezileceğimi hissettim.
Boğuk bir motor sesi dikkatimi kaldırım kenarına, beklemekte olan şık, siyah arabaya çekti. Arabayı görünce midem düğümlendi.
Şoförümüz John beni görür görmez arabadan indi. Yüzünde her zamanki o özenle takındığı ifadesiz hâli vardı ama solgun yüzümü fark ettiğinde gözlerinde anlık bir endişe belirtisi gördüğümü sandım.
Her zamanki profesyonel rahatlığıyla arka kapıyı açarken, “Bayan Sinclair,” diyerek beni selamladı.
Yüzüm kaskatı kesilmiş olsa da hafifçe gülümsedim. “Teşekkür ederim, John.”
Sesim bana bile yabancı geliyordu.
Arka koltuğa yerleştiğimde beni ağır, soğuk ve yargılayıcı bir sessizlik karşıladı. Elias koltuğun diğer ucunda oturuyor, dikkatle telefonuna bakıyordu. Arabanın loşluğunda bile keskin ve otoriter varlığı tüm alanı dolduruyordu.
Yüzüme bakmadı. Son zamanlarda zaten pek bakmazdı.
Ekranda gezinmeye devam ederken, “Epey uzun sürdü,” dedi. Sesi pürüzsüz ve mesafeliydi; sanki bir yabancıyla konuşuyor gibiydi. “Sıradan bir kontrol randevusu sanıyordum?”
Yutkundum. Başım öne eğik bir hâlde, sessizce, “Test sonuçları biraz gecikti,” dedim. “Kusura bakma.”
Umursamaz bir tavırla, anladığını belli eden bir ses çıkardı. Saati kontrol ederken pencereden süzülen ışık, Patek Philippe saatinin parlak kadranına vurdu. “Bir dahaki sefere gecikme olursa sonuçları göndersinler. Boş beklemeyi sevmediğimi biliyorsun.”
Bu sözler canımı gereğinden fazla yakmıştı. Bakışlarımı kucağıma indirdim; parmaklarımı, içinde ultrason fotoğrafının saklı olduğu çantamın dikişlerinde gezdirdim. Boş beklemeyi sevmem. Beni kırmak için söylememişti ama son zamanlarda Elias'ın ağzından çıkan her söz, insanın canını açık bir acımasızlıktan bile daha çok yakan o sessiz kayıtsızlığa bürünmüştü.
Araba trafiğe süzüldü. Dışarıda akıp giden şehir, camdan, yağmurdan ve gürültüden ibaret gri bir dünyaydı ama nedense aramızdaki sessizlikten daha sessiz geliyordu.
Nefes almaya, düşünmeye, bundan sonra ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Hamilelik her şeyi değiştirmişti ama belki de hiçbir şeyi değiştirmemişti.
Elias duygularını daha düğün gecemizde açıkça ortaya koymuştu. Sesini yükseltmemişti; buna gerek de duymamıştı. Soğuk ve ölçülü ses tonu yeterli olmuştu. Babasının hastalığı son bulduğunda evliliğimizin de biteceğini söylemişti. Paul Sinclair ölüp toprağa verildiğinde Elias nihayet özgür kalacaktı. Evliliğimizi bitirmekte özgür.
Paul öleli yedi hafta olmuştu ve bu yedi haftanın her günü, Elias'ın o korkulu rüyam olan boşanma evraklarını önüme koyacağı günün bugün olup olmadığını düşünerek uyanmıştım.
Şimdi onun yanında otururken, başımın üzerinde sallanan ve ha düştü ha düşecek o görünmez kılıcı adeta hissedebiliyordum. Bir de şimdi bu çıkmıştı, bu yeni karmaşa. İçimde büyüyen, ikimizin de planlamadığı bu küçücük, beklenmedik hayat. Elias'ın çocuğuna hamile kalacağım kesinlikle aklımın ucundan bile geçmezdi.
Bunu planlamadığıma asla inanmayacak. Bu düşünce boğazımı düğümledi. Bebeği onu bağlayacak bir zincir, ona tutunmak için son anda yapılmış bir hamle olarak kullandığımı düşünecekti. Tıpkı iki yıl önce oyunlar oynayarak bu evliliğe sızdığımı iddia ettiği gibi, beni yine manipülasyon yapmakla suçlayacaktı.
Buna tekrar dayanamazdım. Hele de temelli çekip gitmesi için küçücük bir bahanenin bile yeteceğini bilirken.
Gözyaşlarımı geri iterek çaktırmadan onun profiline baktım; o geceye dair anılar zihnime doluşurken bu manzara zaten bulanan midemi iyice düğümlemişti. Bana o bakışı, elleri tenimde alev alev bir yol çizerken açlıkla yanan gözleri, her dokunuşuyla beni ateşe verişi... Beni masasına yatırışı; ben zevkten titreyip yalvaran bir hale gelene dek dudakları ve elleriyle bedenime adeta tapması... O boğuk inlemeleri, içimde gidip gelirken kulağımı yakan nefesinin sıcaklığı, ben ona sıkıca tutunup altında zevkten paramparça olurken onun kendi zevkini alışı...
Kısacık bir an için gerçek bir şey hissetmiştim. Bir bağ. Asla olmaması gereken yerde yeşeren aptalca, kırılgan bir umut.
Ta ki içimde doruğa ulaşırken başka bir kadının adını fısıldayana dek.
Şimdi bile bu anı göğsüme bir bıçak gibi saplanıyordu. Karısıyla sevişirken eski sevgilisi Willow'u düşünmüştü.
Titrek bir nefes aldım ve acıyı hafifletmeye çalışarak kalbimin üzerindeki noktayı ovuşturdum. O geceden sonra Elias sanki hiç yaşanmamış gibi davranmıştı. Biter bitmez giyinmiş ve tek kelime etmeden evden ayrılmıştı. O geceyi bir daha hiç açmamıştı, hatta hatırlamadığından bile şüpheleniyordum. Ne de olsa çok içmişti.
Peki, hatırlamadığı bir gecede bir bebek yaptığımızı ona nasıl söyleyecektim?
