Bölüm 2 Söğüt

Eve dönüş yolu acı verici derecede sessizdi. Dışarıda şehir, gri ve gümüş rengi yağmur şeritleri halinde bulanıklaşıyordu ama arabanın içindeki sessizlik yoğun ve boğucuydu. Elias yanımda oturmuş, gözlerini telefonuna dikmişti; ekranın ışığı yüzünü mesafeli bir ifadeyle aydınlatıyordu. Birkaç saniyede bir başparmağı hareket ediyor, tüm dikkatini esir almış gibi görünen bir şeyleri kaydırıyordu.

Ellerimi kucağımda kavuşturmuştum, parmaklarım çantama sıkıştırdığım katlanmış ultrason fotoğrafına değiyordu. Onu derinin üzerinden hissedebiliyor, taşıdığı anlamın ağırlığını duyumsayabiliyordum. Ona her şeyi o an söylemek istedim. Klinikten beri boğazıma düğümlenen kelimeleri fısıldamak istiyordum ama onun ifadesiz yüzüne her baktığımda, toplamaya çalıştığım cesaret uçup gidiyordu.

Araba nihayet Sinclair malikanesine yanaştığında, neredeyse yolculuğun hiç bitmemesini istedim. Eve dönmek, aylardır evliliğimizi tanımlayan o aynı soğuk sessizliğe geri dönmek demekti. Malikane, yüksek pencerelerinden yukarıdaki fırtına bulutlarını yansıtarak önümüzde yükseliyordu. Tıpkı ilişkimiz gibi dışı güzel ama içi boş, cam ve çelikten yapılmış bir evdi.

Paltoma daha sıkı sarınarak Elias'ın peşinden içeri girdim.

Ev her zamanki gibi kusursuzdu. Her şey yerli yerindeydi; pırıl pırıl ve cansız. Buradaki ışık bile soğuk hissettiriyordu, ısıtmayan türden bir aydınlıktı.

Kahya Bayan Grey'in o tanıdık, kısa ve net sesi duyuldu: "İyi akşamlar, efendim." Yemek odasının girişinin yakınında duruyordu, kırlaşmış saçları düzgünce arkadan toplanmıştı. Yüzünde sıcak bir gülümsemeyle Elias'ın paltosunu almak için öne çıktı. Sonra gözleri beni buldu ve o gülümseme soldu.

Elias onu onaylarcasına hafifçe başını salladı. "İyi akşamlar, Bayan Grey."

"Akşam yemeği için her zamankinden mi istersiniz, efendim? Yoksa bu gece daha hafif bir şeyler mi hazırlayayım?"

İkisi mutfağa doğru ilerleyip şimdiden akşam yemeği planlarını konuşurken, ne yapacağımı bilemez halde kapının eşiğinde dikiliyordum.

Elias kısa bir duraksamanın ardından, "Hafif bir şeyler," dedi. "Izgara somon olabilir. Yanına da salata."

Bayan Grey seri bir şekilde başını salladı. "Peki efendim. Ya Bayan Sinclair için?"

Elias cevap vermeden önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra benim olduğum tarafa baktı; bakışları anlık ve mesafeliydi. "Canı ne istiyorsa onu yiyebilir."

Bayan Grey başını eğdi. "Nasıl isterseniz."

Nedenini tam bilmesem de yanaklarıma bir sıcaklık yayıldı. Belki de orada öylece dikilip, ben odada yokmuşum gibi akşam yemeği hakkında konuşmalarını dinlemenin verdiği tuhaflıktandı. Belki de Bayan Grey'in benim hakkımda o temkinli, nötr ses tonuyla, sanki sonradan akla gelmiş bir detaymışım gibi soru sormasındandı.

Araya girmek, ona teşekkür etmek veya bir şeyler önermek istedim ama kelimeler bir türlü ağzımdan çıkmadı. Tecrübelerim bana bu evde fikirlerimin hiçbir ağırlığı olmadığını öğretmişti. Elias onları nadiren dikkate alırdı, Bayan Grey ise bana karşı sessiz bir hoşnutsuzluk duyduğunu çoktan belli etmişti.

Elias'a yirmili yaşlarının başından beri hizmet ediyordu ve ben daha ortalarda yokken onun ailesini çok iyi tanıyordu. Onun gözünde her zaman buraya ait olmayan bir yabancı olarak kalacaktım.

Elias paltosunu verirken, "Bir süre çalışma odamda olacağım," dedi. "Yemek hazır olduğunda bana haber verirsiniz."

"Peki, efendim."

Bu diyalog kısa ve alışılmıştı; birbirlerinin beklentilerini kusursuzca anlayan iki insanın ritmiydi. Kendi evimde bir hayalet gibi hissederek arkamı döndüm ve merdivenleri çıkmaya başladım. Her adımım bu devasa boşlukta hafifçe yankılanıyordu. Bedenim ağırlaşmıştı, göğsümdeki ağırlık ise çok daha fazlaydı.

Merdivenleri yarılamışken bir telefonun titreşimini duydum. Sessiz holde bu ses oldukça keskindi. İçgüdüsel olarak durdum ve aşağıya baktım.

Elias telefonunu cebinden çıkarmıştı; o akşam ilk defa yüz hatları yumuşadı. Dudakları hafifçe kıvrıldı; küçük ama belirgin bir gülümsemeydi bu. O kadar nadir rastlanan bir andı ki, beni tamamen gafil avladı. Yüreğim tuhaf, acı verici bir hisle burkuldu.

Arayanın kim olduğunu bilmek için ekrandaki ismi görmeme gerek yoktu.

Telefonu açtığında ses tonu da bunu doğruluyordu. Sesi hafifçe alçalarak, "Willow," dedi; bana karşı hiçbir zaman olmadığı kadar sıcak bir ses tonuyla.

Bu ismi duymak yüzüme bir tokat gibi çarptı.

Arkamı dönüp merdivenleri çıkmaya devam ettim; tırabzanı o kadar sıkı tutuyordum ki parmak boğumlarım bembeyaz kesilmişti. Söylediği her kelime yüksek tavanlı holde net bir şekilde duyuluyordu. Ses tonu rahat ve gündelikti ama bana karşı asla takınmadığı bir doğallık barındırıyordu.

Konuşma bir dakikadan kısa sürdü. Sesinin tınısından yeniden gülümsediğini, bütün hal ve tavrının değiştiğini anlayabiliyordum. Bu bir iş görüşmesi değildi. Özeldi.

Willow Hart. En yakın arkadaşı. Eski sevgilisi. İlk aşkı.

Midem kasıldı. Onunla konuşma tarzıyla benimle konuşma tarzı arasındaki farkı duymak acı vericiydi. Bana asla böyle gülümsememişti. Aylardır. Belki de hiçbir zaman.

Merdivenlerin sonuna geldiğimde sahanlıkta duraksayıp aşağıdaki mermer zemine daldım. Telefon kapanmadan önce konuşmanın bazı kısımlarını hâlâ duyabiliyordum. Ardından sesi bir kez daha net bir şekilde duyuldu.

Mutfaktan çıkarken, "Bayan Grey," dedi, "planlarım değişti. Bir iş görüşmesi için dışarı çıkmam gerekecek. Bu akşamki yemeği iptal edin."

"Elbette efendim."

Güçlükle yutkundum. Gerçekten bir iş görüşmesine gittiğine inanmak istiyordum ama Elias'ı, bu ani plan değişikliğinin sebebinin iş olmadığını bilecek kadar iyi tanıyordum. Hele de o telefondan sonra.

Kısa bir süre sonra, koyu renk kabanının manşetlerini düzelterek mutfaktan çıktı. Çıkmak için çoktan giyinmişti. Başını kaldırıp merdivenlerin başındaki bakışlarımla karşılaştığında ikimiz de donakaldık. Bir an için ikimizden de çıt çıkmadı.

Kalbim hızla çarpıyordu. Derin, ne düşündüğü okunmayan gri gözleri kısa bir an bana kaydı, sonra hemen uzaklaştı. Bana, yoldan geçen bir yabancıya bakar gibi baktı.

Temkinli ve sessiz bir tonla, "Bir görüşmem var," dedi. "Geç dönerim."

Arkasını döndü; bir cevap beklemiyordu. Hiçbir zaman beklemezdi.

Sessiz kalmakla konuşmaya duyduğum o çaresiz ihtiyaç arasında gidip gelerek duraksadım. Nabzım kulaklarımda uğulduyordu. Bedenimdeki her bir sinir hücresi onu durdurmam, bir şey, herhangi bir şey söylemem için çığlık atıyordu.

"Elias," dedim birden, sesim hafifçe çatlayarak.

Adımını atarken durakladı ve başını bana doğru çevirdi. Gözleri yeniden gözlerimi buldu; sakin, sabırsız ve bekler bir haldeydi. "Evet?"

Boğazım düğümlendi. Ona her şeyi anlatmak istiyordum. Doktoru, tahlili, içimde büyüyen o yeni hayatı... O ultrasonu gördüğüm andan beri beni esir alan kafa karışıklığını ve korkuyu... Ama kelimeler dilime dökülmedi.

Soğuk bakışlarının ağırlığı altında cesaretim eriyip gitti.

Bunun yerine, fısıltıyı andıran cılız bir sesle, "İlaçlarını almayı unutma," dedim.

Elias kısa bir an, her zamanki o ifadesiz yüzüyle bana baktı ve ardından dönüp gitti. Kapı koluna uzanırken tek kelime etmedi. Kapı sessiz bir tıkırtıyla açıldı ve ben daha ikinci bir nefes alamadan çekip gitti.

Sahanlıkta öylece kalakaldım; bir elim tırabzanı parmaklarımı sızlatacak kadar sıkı kavramıştı. Gözyaşlarıma hakim olmaya çalışırken göğsüm düzensizce inip kalkıyor, aşağıdaki kapalı kapıya bakıyordum.

Görüşüm bulanıklaştı ama ağlamayı reddettim. Zaten yeterince ağlamıştım.

Arabanın sesi garaj yolunda uzaklaşıp kaybolduktan çok sonra bile, uzun bir süre öylece bekledim.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm