Bölüm 2 2
Normalde en yakın arkadaşıma çocuğumu abur cubura boğduğu için kızardım, ama bu gece değil. Willow’un az önce yaşadıklarımızı unutması gerekiyordu ve Roxy bunun nasıl yapılacağını çok iyi biliyordu. Çocukluğumuzdan beri benim için de hep böyle yapar.
“İyi misin?” Roxy, çantalarımı ararken sesini alçalttı. “İzin al. Eşyalarını topla, bizimle gel.”
Başımı salladım. “Paraya ihtiyacım var. Martin elinden geleni doğru dürüst yapmıyordu, biliyorum, ama yine de benim tek başıma kazanacağımdan fazlaydı. Hem… oyalanmaya da ihtiyacım var. Biraz normallik.”
“Anladım.”
İsteksiz de olsa Roxy, sanki her şey yolundaymış gibi işe gitme kararımı kabullendi. Evden çıkıp kilidi vururken, Martin’in hiç dikkat etmediği eski, ezik kahve kutusunu aldım. Arabaya doğru yürürken onu koltuğumun altına sıkıştırdım.
Taşıma biçimime kaşını kaldırdı. “Hafta sonu çantası için biraz küçük değil mi bu?”
İçimden gelen, küçük de olsa gerçek bir kahkaha çıktı. “Bana bir hafta sonu çantası aldıracak kadar yeter.”
Arabada emniyet kemerlerimizi takıp güvenle oturduktan sonra kapağı açınca gözleri kocaman oldu. “Allah kahretsin.”
“Dilini topla!” diye çıkıştı Willow, arka koltuktaki yükseltici koltuğundan.
Roxy burnundan güldü. “Pardon, Wills. Ama cidden, Clara… bu… ne…?”
Omuz silktim, kutunun içindeki kalın tomarın arasından birkaç banknot çektim. “Bahşişlerimin… sadece yarısını Martin’e söylemiş olabilirim.”
İşte böylece, neredeyse bütün paramı askısız sütyenimin içine tıkıştırmış halde, seksi bir kokteyl elbisesiyle işe gitmek için Strip boyunca yürüdüm.
Kalanını, Willow için bir şeye ihtiyacı olursa diye Roxy’ye bıraktım; itiraz edip küçücük bir kızın koca bir pizza borcu çıkaramayacağını söyleyip durdu. Bunu biliyordum, ama bilmediğim şey Martin’in eve dönüp evi boş bulduğunda nasıl tepki vereceğiydi. Arabam oradaydı, eşyalarım oradaydı, ama gittiğimizi anlaması uzun sürmezdi.
Ve bana bir şey olursa, Willow’un iyi olacağını bilmem gerekiyor.
Beni kumarhanenin önüne getiren de buydu.
Bu ikinci gece işine başlayalı The Meridian’ın önünden defalarca geçtim, ama ilk kez durup gerçekten baktım. Bu sefer neden yaptım bilmiyorum. Belki kaderdi. Belki aptallık.
Belki de sadece altın ışıkları elbisemle uyumlu olduğu içindi.
The Meridian Casino & Hotel, seçkin bir müşteri kitlesine hitap ettiğini her haliyle belli eden yerlerden—kristal avizeler, mermer korkuluklar ve Strip’e bakan her bir karışı saran amber ışıklar; gözü kör etmeden insanı içine çeken bir ışıltı. Slotlara ve masalara şansını denemek isteyen herkese açık, ama ben hep burayı, benim gibi birinin içine nefes almaya bile parası yetmeyecek yerlerden biri diye geçiştirmiştim.
Maddi durumumda bir değişiklik yoktu, o kesin.
Değişen şey, kelimenin tam anlamıyla kaybedecek hiçbir şeyimin kalmamış olmasıydı.
Arkamda bir araba durdu; kusursuz dikilmiş smokiniyle yakışıklı bir yönetici indi, kapıyı açarken neredeyse bana çarpıyordu. Fark etmiş gibi görünmedi—özür dilemeyi aklından bile geçirmedi—ama araçtan iner inmez koluna yapışan o muhteşem kadına son derece ilgiliydi. Kumhaneye doğru yürürken, kırmızı halıda yürüyen ünlüler gibiydiler.
Onların ardından, aynı yoğun halının üzerinden, The Meridian’ın ön kapılarına doğru sürüklendiğimi hissettim. Çiftin, kapıları onlar için açmaya koşturan görevlilere başıyla selam verişini izledim.
Ve izlerken, içimde bir yer sızladı.
Zenginliği ya da statüyü hiç istemedim ama o an, o dünyadan bir yudum almayı deli gibi istedim. Sadece bir yudum.
Ve bu gece, bunu karşılayabilirdim; çünkü kaybedecek hiçbir şeyim yoktu.
Hızla babetlerimi çıkarıp topuklularımı giydim. Çantamı da sanki kombinin bir parçasıymış gibi göstermeye çalıştım. Görevliler gülümsedi, başını salladı, “iyi akşamlar” diye selamladı ve kapıları, benden önceki çifte yaptıkları gibi, bana da açtılar.
Kendimi Dorothy’nin Zümrüt Şehir’e ilk kez girişindeki gibi hissettim. Her şey pırıldıyor, ışıldıyor, tıngırdıyor, şıngırdıyor. Personelin bile içten bir parıltısı vardı. Sanki binanın bir parçasıydılar da gün batımıyla neon ışıklar onları canlandırmıştı; damarlarında pelin otu ve hayaller dolaşıyordu.
Masa oyunları beni korkutuyordu. Sırıtışlar, ters bakışlar, gözlerinde tehdit taşıyan o umutsuz adamlar; kartlarını eğilip bükülmüş halde kavrıyorlardı. Slot makinelerinden de pek anlamam ama daha yönetilebilir görünüyorlardı. Bir düğmeye basıp dua etmek—bana daha uygun.
Salonun içinden yürüdüğümü, masaların olduğu bölümden geçtiğimi ya da aslında herhangi bir yere hareket ettiğimi hatırlamıyorum. Ama geçmiş olmalıyım ki bir şekilde, köşeye sıkışmış bir grup slot makinesinin önünde buldum kendimi.
Abartılı pembe bir eşofman giymiş yaşlı bir kadın hışımla homurdandı, büyük salon tarafına yakın olan makinenin taburesinden kalktı. “Soğudu bu,” gibi bir şey söylendi ve aynı oyunun başka bir sırasına doğru ayaklarını sürüyerek gitti.
O tabureye baktım.
Neden olmasın?
İçimi yakan soru buydu; oturup sütyenimden yüz dolarlık banknotu çıkarırken.
Bu delilik.
Bu paraya ihtiyacım var.
Ama ellerim, sanki aklımdan geçenleri duymuyormuş gibi hareket etti.
Oyunun nasıl oynandığını bilmiyordum, ne kadar ödediğini bilmiyordum, aşırı karmaşık bir şemadaki birbirine bağlı okların ne anlama geldiğini hiç bilmiyordum. Sadece yakındaki birkaç kişinin parasını makineye yedirdiğini, kocaman ışıklı düğmeye bastığını ve beklediğini izledim.
Ben de yüz dolarlık banknotumu makineye verdim, kocaman ışıklı düğmeye bastım ve bekledim.
Bir şeyler döndü. Işıklar çaktı. Düğmeler vızıldadı. Sonra da hayatımın gidişatını değiştirecek yedi harfli bir kelime ekranda belirdi.
JACKPOT.
Ses şimdi yeniden üstüme çöküyor. O boşluk yırtılıyor ve dünya kulak zarlarıma çekiç gibi iniyor.
Yani, kazandığımı haykıran o çanları ve ıslıkları çok net duyabiliyorum.
Makine küçük bir kâğıt parçası tükürüyor, alıyorum. Tuhaf bir şekilde sönük. Altın paralar fışkırtıp ben de yeni bulduğum para jakuzisine Varyemez Amca gibi dalarım sanmıştım ama demek ki öyle değilmiş. Küçücük bir bilet sadece; incecik kâğıt, soluk mürekkep. Üstünde kalın harflerle “KAZANCINIZ İÇİN KASAYA BAŞVURUN” yazıyor.
Ne kadar düzenli.
Ne kadar basit.
Ne kadar sıradan.
Sanki az önce bütün kahrolası hayatım değişmemiş gibi.
