Bölüm 1 BÖLÜM 1
Aria’nın bakış açısı:
“Aria! Kalk, bunu tek başıma yaptırma bana.”
Arkadaşım Mila, popoma şaplak atarak söyledi.
“Mila, lütfen biraz dinleneyim. Daha öğlen bile olmadı ve ben çok yorgunum.”
Esnedim, yastığı ağır ağır başımın üstüne çektim.
“Bugün Cassian Vale’in konseri olduğunu bilmiyor musun? Dün söyledim ya sana, salak!” diye yüzüme bağırdı.
Yastığı indirip yüzüne baktım. İnan bana, şu an yüzü o kadar komik ki; burnu, küçük bir çocuk gibi inip kalkıyor.
Neredeyse kahkahayı basacaktım.
“Konser üç saat sonra başlıyor, birazdan trafik kıyamet gibi olacak... Beni geç bırakırsan seni öldürürüm, beynini kızartır yerim.”
Bunu söylerken bebek gibi ayaklarını yere vura vura tepiniyordu.
“Sen zombi misin? Beynimi niye kızartıp yiyeceksin?” dedim, ciddi ciddi gülerek.
“Dene de gör,” diye karşılık verdi ve yastığı elimden çekip aldı.
Mila yırtık bir kot ve Cassian Vale’in turne kapüşonlusunu giymişti. O bebeksi yüzüyle yatağımın önünde dikiliyordu.
Saçları iki atkuyruğu yapılmıştı, gözleri de sanki Cassian denen adam onu bizzat sahneye davet etmiş gibi ışıl ışıldı.
“O benim ünlü aşkım, biliyorsun. En yakın arkadaşım olarak bu akşam benimle konsere geliyorsun!” dedi, dramatik bir şekilde.
“Off, ben onu sevmiyorum bile... Dışarı çıkmak istemiyorum, yüzünü görmek de istemiyorum.”
Homurdandım, beni rahat bıraksın diye yatağa iyice yayıldım ama Mila buna kanmadı.
“Bence çok ukala,” dedim, doğrulup oturarak. “Bir de aşırı abartılıyor, ne kadar yakışıklı olduğunun da fazlasıyla farkında.”
“Demek yakışıklı buluyorsun.” Mila utangaç bir gülümsemeyle sırıtıp durdu.
“Konu o değil, hödük.” Gözlerimi devirdim.
Kolumdan tuttu ve yine de beni yataktan sürükleyerek kaldırdı.
İki saat sonra, deli gibi bir trafikte takılı kalmıştık; etrafımızda Cassian’ın şarkılarını son ses açmış arabalar vardı.
Konsere varana kadar kendime ayıracak iki dakika bile kalmadı.
Sesi her yerdeydi; yanımızdaki arabalardan, Mila’nın arabasından, üstümüzde yükselen reklam panolarından... Hepsinde onun şarkısı dönüyordu.
Avuçlarımla kulaklarımı kapattım, başımı cam kenarına yasladım. Şehir gözümün önünden bulanık bulanık akıp gidiyordu.
“Bu gece fikrini değiştireceksin, söz veriyorum... Onu ilk kez canlı izleyen herkes değiştiriyor. Bana da oldu, sana da kesin olur.”
Mila, trafik biraz açılınca direksiyonu sıkıca kavrayıp ilerlemeye çalışırken söyledi.
“Hiç sanmıyorum,” dedim.
“Onu ilk kez canlı göreceksin, kızım... İddiaya giriyorum, fikrin değişecek.”
“Fikrimi değiştiremem, Mila... Öyle tipler beni etkilemiyor.”
“Sen harbiden çekilmezsin,” diye güldü.
Belki öyleyim, belki değil... Ben idol falan sevmem, umurumda da olmazlar.
Müzikle bile pek aram yok; idol sevmek zaten hiç bana göre değil.
Sonunda stadyuma vardığımızda güvenlik üstümüzü aradı, sonra içeri aldılar.
İçerisi, parlayan bir canavar gibi kocaman ve ürkütücüydü. Etrafa baktım; Cassian’ın sahneye çıkacağı anı bekleyen binlerce kız dolanıyordu.
Çoğunun üstünde de açık saçık, iddialı kıyafetler vardı.
“Bu delilik,” diye mırıldandım.
“Bu tarih,” diye düzeltti Mila. Yüzü, az önce baktığım kızlardan zerre farklı değildi.
Hepsinin yüzünde öyle heyecanlı bir ifade var ki, sanki bekledikleri idol tek başına bir tanrı.
Mila elimi tuttu ve bizim için ayırttığı koltuklara götürdü.
Koltuklarımız beklediğimden daha öndeydi... Sahneye tam doğru açıyla bakıyordu ve her şeyi net görüyordum.
Yavaşça oturdum ve etrafa bir daha baktım. Etrafımızdaki bazı kızlar şimdiden ağlıyordu; biri göğsünü tutmuştu, sanki vurulmuş gibiydi.
“Bayılacak gibiyim,” diye fısıldadı arkadaşlarına.
“Soundcheck’te bana baktı,” dedi bir başkası.
Fısıldaşmaya devam ettiler, ben de yanlışlıkla bir tarikatın içine düşmüşüm gibi hissettim.
Çığlıklar, tezahüratlar ve müzik stadyumun içinde durmadan titreşiyordu.
Ama bir anda ışıklar kısıldı ve çığlıklar ikiye katlandı, sonra üçe.
Etrafta ayakta oyalananlar hızla yerlerine geçti, oturdu; herkes ne olacağını zaten biliyordu.
Sonra Cassian Vale sahneye çıktı ve stadyum koptu.
İrkilip kulaklarımı kapattım, çünkü yanımdaki kızlar şimdiden çıldırmıştı.
Boğazlarından çıkan o ses, sapasağlam bir insanı bile sağır edebilirdi.
Sağıma baktım; Mila da geri kalmıyordu. Sesi yanımızdaki çılgın kızlardan bile daha yüksekti ve ben Cassian’ın gözü kara hayranlarının tam ortasında kalmıştım.
Öne baktım; koltuklarımız sahneye yakın olduğu için onu net görüyordum.
Ekranlarda göründüğünden gerçekten daha uzundu.
Üzerinde siyah deri bir kıyafet vardı; üstü elmas gibi parlayan taşlarla süslüydü. O an bütün gözlerin kendisinde olduğunu bilmenin verdiği bir özgüvenle hareket ediyordu.
Işıklar birden tamamen söndü, ardından sesi yükseldi.
Işıklar geri geldi; sahnenin ortasında sadece onun üstüne kısık bir ışık düşüyordu.
Ondan hoşlanmıyorum ama yalan söylemeyeceğim; sesi sadece bir ses değildi, bir emirdi.
Kızlar adını çığlık çığlığa bağırdı, bazıları utanmadan hıçkıra hıçkıra ağladı, bazıları da bayıldı; güvenlik onları dışarı taşımak zorunda kaldı.
Mila da eksik değildi; yanımda yaprak gibi titriyordu.
“Aman Tanrım! Gerçek!” diye durmadan, o da utanmadan bağırıyordu.
Cassian kalabalığa, sanki hepsi ona aitmiş gibi gülümsedi ve ben tam o anda haklı olduğuma karar verdim.
Bunun adı kibir.
Üçüncü şarkıdan sonra Mila çığlık atmayı bıraktı ve elimi tuttu.
“Sana bir şey söylemem lazım, canım,” dedi bu kez ciddi bir sesle.
“Hımm, kulağa pek hayra alamet gelmiyor,” dedim şüpheyle.
Hafifçe sırıtıp,
“Aurelius Crown Akademisi’ne girdim,” diye bağırdı.
İki kez göz kırptım. “Şaka yapıyorsun, değil mi?”
“Hayır, lan, yapmıyorum! Tam kabul... Hem de gelecek hafta başlıyorum,” diye ağzından kaçırırcasına söyledi.
Konuşmak için ağzımı açtım; midem burkuldu. Ama kafamın içinde tek bir cümle bile kuramayınca tekrar kapattım.
“Bu... Vay be, Mila,” diyebildim sonunda, yutkunarak.
Aurelius Crown sıradan bir okul değildi; seçkinlerin, varislerin, milyarderlerin yeriydi.
Biz de o sınıftanız gerçi ama... Neden özellikle Aurelius Crown?
Mila’nın ne kadar kırılgan olduğunu düşününce içime korkuya yakın bir şey çöktü.
“Orada tek başına baş edebilecek mi?” diye geçirdim içimden.
“Bir de kim oraya gidiyor, biliyor musun?” diye yine yanımda gürledi.
Cevabı zaten biliyordum...
Eğilip kulağıma, sanki sırmış gibi fısıldadı; oysa yüzü bina büyüklüğünde bir ekrana yansıtılıyordu.
“Cassian,” dedi.
Homurdandım. “Tabii ki biliyorum.”
“Bir de kim gidiyor, tahmin et?” diye ekledi; gözlerini bana doğru şakacı bir ifadeyle kısarak.
Kaşlarımı çattım. “Kim?”
Tepkimi görmek için duraksadı.
“Sen!” diye çığlık attı.
Dünya başımın üzerinde döndü.
“Ne!” diye bağırdım.
Mila kahkahayı bastı. “Annen söylemedi mi?”
“Hayır, söylemedi,” dedim yavaşça.
“Ah,” dedi dudaklarını büzerek. “Demek sürpriz olsun istiyor… Sen de Aurelius Crown’a geçiyorsun. Aynı okul, aynı koridorlar, aynı bölüm, aynı…”
Daha sözünü bitirmeden birden ayağa fırladım.
Mila’nın anneme benden daha yakın olduğu kesin.
Ona “mama” diyor ve sık sık telefonda konuşuyorlar; özellikle annem iş seyahatlerindeyken.
Gerçi çoğu zaman annemi arayan Mila. Ben bunu bırakmıştım, çünkü annem bunu cepte görüyordu.
Bir anne çocuğunu daha sık arayıp sormalı bence.
Beni neredeyse hiç arayıp sormuyor; ne zaman şikâyet etsem bahane uyduruyor, hep meşgul olduğunu söylüyor. Ben de onu aramayı bıraktım.
Mila’yla çocukluktan beri arkadaşız; ailemin her şeyini bilir.
Annem şu an iş seyahatinde ve Mila’nın bu haberi benden önce nasıl duyduğunu hiç anlamıyorum.
Önce annemden doğrulamam lazım. Beni kafasına göre bir okula, hele en nefret ettiğim okula, öylece nakledemez.
Aurelius Crown popüler olabilir ama okuldan zerre hoşlanmıyorum.
Etrafımdaki çığlıklar yavaş yavaş sönüp boğuk bir uğultuya dönüşürken yeniden oturdum.
“Komik değil,” dedim ciddi bir sesle.
Yüzümdeki ifadeyi görünce Mila’nın gülüşü söndü.
Avuçlarıyla yanaklarımı tuttu. “Aria… Bildiğini sanmıştım.”
Göğsüm sıkıştı.
Annem ve kararları… Bana danışmadan, beni düşünmeden, benim ne hissedeceğimi umursamadan karar vermeye bayılır.
Sahneye baktım.
Cassian hâlâ şarkı söylüyordu; farklı renklerde ışıkların altında yıkanıyordu, binlerce kişi ona tapar gibi bakıyordu. Bir anda aramızdaki mesafe tehlikeli biçimde küçülmüş gibi geldi.
Aurelius Crown Akademisi güç ve miras üzerine kurulmuş bir krallıktı.
Ve ben, rızam olmadan tam ortasına bırakılmıştım. Bu, anlatamayacağım kadar canımı yaktı.
“Oraya ait değilim,” diye fısıldadım.
Mila ellerimi sıktı.
“Hayatta kalırsın, ben de kalırım,” dedi.
Sahnedeki ışık parladı ve Cassian öne çıktı.
Kalabalıkta kalan son akıl kırıntısı da uçup gitti.
Sonra gözlerini doğruca bana çevirdi. Kalabalığa bakmadı, yanımda neredeyse yerinde duramayan Mila’ya da bakmadı.
Bana baktı.
Bunu kazara olmuş bir şey ya da şöyle bir bakış diye sayamazdım.
Rahatsız edici bir netlikle bakmayı sürdürdü; koyu gözleri, sanki binlerce kişinin içinden beni seçmiş gibi üzerimde daralıyordu.
Yüzündeki gülümseme değişti; daha keskin, daha meraklı bir şeye dönüştü.
Nefesim kesildi ve bir anlığına sesler yok oldu… Çığlıklar, müzik, dünya; hepsi silindi.
Sonra birden gözlerini başka yere kaydırdı ve büyü bozuldu; kalabalığın sesi anında geri döndü.
“Ne oldu, canım?” diye bağırdı Mila, gürültünün üstüne.
“Bir şey yok,” diye yalan söyledim.
Tenim ürperdi; göğsümün derinlerine tuhaf bir soğuk çöktü.
Çünkü o anda Cassian’ın gözlerime kilitlenmesi, henüz adını koyamadığım bir şeyi anlamamı sağladı…
Aurelius Crown sadece bir okul değildi, bir krallıktı… ve kralı az önce beni fark etmişti.
Konser bitti ve doğruca benim eve sürdük.
Mila bende kaldı. O uyurken annemi arayıp Mila’nın söylediklerini doğruladım ve tahmin ettiğim gibi, haklıydı.
Annem bunun için zerre pişmanlık bile duymuyordu. Defalarca yalvardım ama dinlemedi. Beni o okula aldırmasının bir sebebi olduğunu söyledi. Böylece o lanet olası okula gitmekten başka çarem kalmadı.
Konserin üstünden bir hafta geçmişti. Yine de kalabalığın içinde gözlerinin beni bulduğu anı hâlâ hatırlıyordum ve bunu hatırlamaktan nefret ediyordum.
Alarmım çalmadan uyandım. Sırtüstü yatıp odamın tavanına, sanki beni bizzat gücendirmiş gibi, dik dik baktım.
Kalkıp hazırlanmak bile zor geliyor. Çünkü bugün Aurelius Crown Akademisi’ndeki resmî ilk günümdü ve bunu düşünmek bile başımı ağrıtıyor.
Mila günler önce başlamıştı. “Ekosistemi incelemek” için erken gitmekte ısrar etti, kendi deyimiyle.
Ben buna yırtıcıları kolaçan etmek diyorum.
Sonunda kalktım ve sürüne sürüne banyoya gidip duşumu aldım.
Duştan çıktım, havluyla kurulanıp giyinme odama geçtim.
Aurelius Crown üniforma istiyor ama bu, sadelik demek değil.
Her şey jilet gibi dikilmişti.
Ayrıca pahalı duruyordu.
Beyaz gömleğin üzerinde parmaklarımı gezdirdim ve akademinin lacivert, yüksek belli eteğiyle kombinledim; vücudumu belli edecek kadar üzerime oturuyordu.
Evet, doğal olarak geniş kalçalarım var ve erkeklerin uğruna ölmeyi göze alacağı bir kum saati vücudum.
İstesem de istemesem de gittiğim her yerde dikkat çekerdi... Ama bugün istemiyordum.
Sarı saçlarımı taradım, omzuma dökülen gevşek dalgalar halinde bıraktım.
Yüzüm küçük ve yuvarlak; masum bir kız yüzüm var. Ama içten içe masum olmaktan çok uzak olduğumu biliyorum.
Belamı bulmadan bunu anlayamazsın zaten.
Biraz dudak parlatıcısı sürdüm, hafifçe rimel.
Aynada kendime baktım.
“Kimsenin önünde eğilmezsin. Ne orada, ne başka yerde.” diye fısıldadım.
Şoförüm Aurelius Crown Akademisi’nin kapılarına doğru sürdü. Evimden yol otuz dakika sürüyordu.
Güvenlikler ifadesiz yüzlerle dimdik duruyordu. Öğrenciler farklı girişlerden içeri akıyordu. Bir ev parası edebilecek arabalarından iniyorlardı.
Ferrari’ler, Rolls-Royce’lar, mat siyah Aston Martin’ler ve daha neler neler.
Okul kusursuz görünüyordu.
Arabam durdu.
“Bol şans, Bayan Aria.” dedi Bay Haydes, ben inerken.
Bütün gözler üzerimdeydi; sarı saçlarımda, kalçalarımda, duruşumda, sakin yüzümde.
Çenemi gururla kaldırdım.
“Baksınlar. Buna her gün alışığım.”
diye düşündüm, kendimden emin.
Hafif bir esinti bacaklarıma değdi, eteğimin ucunu havalandırdı.
Eteğimi düzelttim ve etrafa baktım... Yırtıcılarla dolu bir avluda tek başıma durduğum gerçeği içime oturdu.
Sonra havada bir değişim hissettim.
Bir arabanın boğuk sesi fısıltıların arasını yarıp geçti.
Giriş yolunun yakınında duran öğrenciler anında toparlanıp dikleşti.
Biri nefesinin altında bir isim fısıldadı, sonra bir ses daha, sonra bir başkası.
Ses öyle hızlı yayıldı ki ama ben hemen arkamı dönmedim.
Sonra bir anda her yer mezar sessizliğine büründü.
Herkes ne yapıyorsa bıraktı, hatta güvenlikler bile daha bir ciddileşti.
Motor sustu ve araba kapısı açıldı.
Sonunda bu huzursuzluğa neyin sebep olduğuna bakmak için döndüm.
Ve hayatımın en büyük sürprizlerinden biriyle karşılaştım: Buz gibi, simsiyah bir çift göz, bana delip geçercesine bakıyordu.
