Bölüm 8 Sen Diana mısın?
"Nicholas sana yalan söylemedi." Henry başını art arda salladı, sonra ağır bir iç çekti. "Sana bunlardan bahsetti çünkü seni ailesinden biri olarak görüyor. Bu durumu bilmende bir sakınca yok."
"Mevzuatta bazı değişiklikler oldu. Windsor Ailesi'nin satın aldığı arazinin işlemlerinde yasal boşluklar var ve birileri başvuru sırasında sorunlu belgeleri kasten gizlemiş. Bütün dert de buradan çıkıyor."
Henry'nin anlattıklarını dinleyen Diana, yumruklarını sımsıkı sıktı.
Bu yaşananlar, önceki hayatında tecrübe ettiklerinin neredeyse aynısıydı. Projenin arazi mülkiyeti davası devam ediyordu ve çözülmesine yalnızca tek bir imza kalmıştı. Sorunun kendisi aslında o kadar da büyük değildi ancak belgelerin kasten gizlenmesi dolandırıcılık suçuna giriyordu.
Şimdi yetkililer bu durumu soruşturuyordu. Diana'nın düğünden kaçma planı yapmasıyla şirket başsız kalacak ve haliyle proje de askıya alınacaktı.
Henry alaycı bir şekilde, kısa bir kahkaha attı. "Nicholas'ın seninle neden evlenmek istediğini anladın mı? Durumu kurtarmaya çalışıyor. Siz nişanlı olduğunuz sürece, o adamlar Nicholas'ın hatırına sessiz kalıp bu işin üstünü örtecekler. Ama ya o yüzük parmağında olmazsa? Şirketin baş varisi ve yasal temsilcisi olarak Diana, böylesine büyük bir skandal yüzünden hapsi boylar."
Hapis cezası mı?
Diana'nın beyni adeta durmuştu. Zihni bomboştu.
Demek her şeyin sebebi buydu!
Önceki hayatında Nicholas'ın çok anlayışsız biri olduğunu, hislerini zerre kadar umursamadan anne ve babasının cenazesinde ona evlilik teklifi ettiğini düşünmüştü. Daha sonra adam ona zorla sahip olduğunda, Nicholas'a duyduğu nefret iyice katlanmıştı.
Şirketin varisi olarak şirketle ilgili tüm sorunların sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini o zamanlar hiç fark etmemişti.
Önceki hayatında tüm yetkiyi Derek'e devretmişti. Kendisi hapse girmemişti belki ama şirket tamamen yıkıma sürüklenmişti.
Demek ki başından beri Derek'in asıl planı buydu.
Eğer Diana'yı kendisiyle kaçmaya ikna edebilseydi, Diana soruşturmadan kaçmış durumuna düşecek ve şirket kaçınılmaz olarak devasa zararlara uğrayacaktı.
Diana bir kaçağa dönüşecek ve en ağır cezalarla yüzleşmekten başka çaresi kalmayacaktı.
Windsor Ailesi'nin söz konusu projesi milyarlarca dolarlık bir işti. Yakalandığı an, özgürlük onun için bir hayalden ibaret olacaktı.
O noktada, şirketi baskı altında devretmesi de son derece mantıklı bir senaryoya dönüşecekti. Derek ise olaylardan tamamen habersizmiş gibi davranabilecekti.
Diana suçlu damgası yiyecek; Derek ise tüm olanları masum bir "aşıkların kaçışı" gibi göstererek işin içinden kolayca sıyrılacaktı.
Hatta işi bir adım ileri taşıyıp, Diana'nın onu kaçmaya zorladığını ve Windsor Şirketi'nin başının dertte olduğundan zerre kadar haberi olmadığını bile iddia edebilirdi.
Böylece kendisi elini kolunu sallayarak gezerken, Diana'yı hapis cezasıyla baş başa bırakacaktı.
Kaçma planları başarısız olsa dahi, Diana'nın aklına girip şirket devir belgelerini imzalatmaya çalışabilir ve şirket her halükarda onun eline geçerdi.
Nicholas, Diana'yı korumak adına yaptığı o yanlış hamlelerle, Derek'in kurduğu tezgahlara göz yummuştu. Nicholas'a göre, Diana her şeyi kendi özgür iradesiyle Derek'e veriyordu. Ve Nicholas, sırf sevdiği kadın uğruna, o sözde sevgilinin Windsor Şirketi'ni sömürüp bitirmesini izlemeye bile katlanmıştı.
Gerçi bunun Nicholas için pek bir önemi yoktu. Kendi servetinin yanında Windsor Şirketi'nin değeri devede kulak kalırdı. Onun için bu paralar sadece bozukluktan ibaretti.
Ancak önceki hayatında Derek bunlarla da yetinmemişti. Açgözlülüğü yüzünden gözü öylesine dönmüştü ki, Diana'nın kanını son damlasına kadar emmiş ve onu bir koz olarak kullanarak Nicholas'ı kendi şirketini devretmeye zorlamıştı.
Bütün bunların sonucunda da o sapıkların oyuncağı haline gelmişti!
Nefret tüm bedenini esir almış, Diana'nın hafifçe titremesine neden olmuştu.
Tam o sırada üst kattaki yatak odasının kapısı gürültüyle açıldı. Merdivenlerden hızla inen Nicholas, içgüdüsel bir şekilde doğrudan çıkış kapısına yöneldi.
Gözlerinin önü gri bir sis perdesiyle kaplıydı, etrafı net göremiyordu.
Uyandığında Diana'yı yanında bulamamıştı; içinden bir ses, onun Derek ile kaçtığını söylüyordu.
Diana ve Derek'i el ele tutuşurken düşündükçe Nicholas'ın gözlerini kan bürüyordu. Tek istediği, kıza bir daha asla dokunamaması için Derek'in ellerini koparıp atmaktı!
"Nicholas!"
Diana'nın sesi hemen arkasından gelmişti. Nicholas olduğu yerde donakaldı ve mekanik bir hareketle arkasını döndü. Onu gördüğü an, gözlerindeki o vahşi ifade eriyip gitmiş, yerini derin bir şefkate bırakmıştı.
Nicholas hızla yanına koştu ve onu kolları arasına alarak sımsıkı sarıldı.
Yüzünü Diana'nın boynuna gömüp onun o saf kokusunu derince içine çekti. O boğucu parfüm kokusu gitmişti, tıpkı yüzündeki hafif ve yapay makyaj izleri gibi... Artık geriye sadece o kalmıştı; sıcak ve en doğal haliyle.
Bu sakin ve saf koku Nicholas'a huzur verdi; göğsündeki gerginliği alıp dudaklarında hafif bir tebessüm oluşturdu.
"Öhöm, gençler? Unuttuysanız hatırlatayım, tam yanınızda kanlı canlı bir insan duruyor!" Ortamın havasını bozarak lafa giren Henry, garipseyen gözlerle hemen başuçlarında dikiliyordu.
Nicholas, Diana'yı bırakıp ona buz gibi bir bakış fırlattı. "Senin ne işin var burada?"
"Lan, ölüp ölmediğine bakmaya geldim!" Henry de ona ters ters baktı; içinden bu adamın tam bir aşk kölesi olduğunu geçiriyordu.
"Kız arkadaşına gelince pamuk gibisin, ama arkadaşlarına buz kesiyorsun. Nicholas, sen ne zaman böyle ikiyüzlü bir şerefsiz oldun?" Henry kollarını göğsünde kavuşturdu, hesap sorar gibi bir hali vardı.
Hemen ardından üsteledi: "Dökül bakalım—bu güzelle ne zaman çıkmaya başladınız?"
"Kes sesini." Nicholas'ın ses tonu oldukça tehditkârdı.
Ama Henry hiç de korkmuş görünmüyordu. Aksine, onaylarcasına başını salladı. "Zaten yıllar önce böyle birini bulmalıydın. O Diana denen kızdan bin kat daha iyi."
Nicholas'ın o öldürücü bakışlarını üzerinde hisseden Henry hemen boğazını temizledi. "Tamam, tamam, bir daha onun adı geçmeyecek. Mike, yemek hazır mı? Açlıktan ölüyorum."
Hemen mutfağa kaçarak derin ve rahat bir nefes aldı.
Nicholas bazen cidden ürkütücü olabiliyordu; onunla birlikte büyüyen Henry bile bu duruma zar zor dayanıyordu.
Birkaç dakika sonra Mike hazırlanan yemekleri masaya getirdi ve özellikle şunun altını çizdi: "Efendim, Bayan Windsor bu yemekleri sizin için özel olarak hazırlattı. Sağlığınıza çok iyi geleceğini söyledi."
Nicholas şaşkınlıkla Diana'ya baktı.
Diana gülümseyerek onun tabağına biraz somon koydu. "Bol bol kaliteli protein ve omega-3 alman lazım. Yemekten sonra da kan testi yapacağız. Artık hasta olmak yok, anlaştık mı?"
"Anlaştık," dedi Nicholas. Şakacı bir tavırla Diana'nın elindeki yemek çubuklarını hafifçe ısırarak somonu yüzünde bir gülümsemeyle yedi.
Masada tam karşılarında oturan Henry ise hayattan bezmiş gibi görünüyordu.
Bunu nasıl tarif etmeliydi ki?
Nicholas şu an tıpkı itaatkâr bir golden retriever gibi görünüyordu. Evet, kız arkadaşına karşı inanılmaz nazik ve uysal devasa bir köpek; ama aynı zamanda insanların boğazını tek hamlede parçalayabilecek vahşi bir yırtıcı...
Nicholas'ın ikna olduğunu gören Diana, Mike’a işaret verdi. Mike hiç vakit kaybetmeden bir ilk yardım ve tahlil çantası getirtti.
"Bay Spencer, Bayan Windsor sağlığınız konusunda endişeleniyor ve sizden kan almak istiyor." Mike, Nicholas'a oldukça gergin bir ifadeyle bakıyordu.
Nicholas bu tür tıbbi işlemlerden nefret ederdi; her sağlık kontrolü evdeki tüm çalışanların ecel terleri dökmesine sebep olurdu.
Nicholas gözlerini Diana'ya çevirdi. Diana’nın yanakları hafifçe kızardı. "Sadece... vücudunda o ilacın kalıntısı kalıp kalmadığına bakmak istiyorum."
Cümlesinin sonuna doğru sesi fısıltı gibi çıkmıştı.
Dün Nicholas'ın o ihtiraslı halinden—beş altı kez sevişmelerinden—sonra ilacın etkisinin çoktan geçtiğini düşünüyordu ama ya ilaç beynine zarar verdiyse?
Onun bu utangaç ve kızarmış halini gören Nicholas gömleğinin kollarını sıvadı. "Tamam."
Kan alma işlemi bittikten sonra Diana, endişeli gözlerle Nicholas’ın koluna bastırılan pamuğu tutmasına yardım etti.
Henry kızı merakla süzdü. "Sen de mi bir Windsor'sın?"
"Ne olmuş yani?" dedi Diana, başını kaldırıp ona bakarak.
"Yok bir şey, sadece şunu düşünüyordum; ikiniz de aynı aileden, birer Windsor olmanıza rağmen bazılarının payına çirkinlik ve baş belası olmak düşerken, siz, Bayan Windsor, doğuştan bir güzellik abidesisiniz." Henry alayla dilini şıklattı. "Şu Diana denen kız var ya... Çirkin, aptal ve aklına gelebilecek her türlü kötü özelliğin vücut bulmuş hali."
"Çirkin mi?" diye sordu Diana, buz gibi bir kahkaha atarak.
Henry ona şaşkınca baktı. "Güzelim, doğruyu söylüyorum. O kız gerçekten bir felaket; bizim gibi doğuştan harika görünen insanlara hiç benzemiyor."
Bunu söylerken ellerini havalı bir şekilde saçlarının arasından geçirip Diana'ya göz kırptı.
Diana kendini tutamayıp kahkahayı bastı. "İki yıl önceki o araba kazasını fırsat bilip gizlice göz kapağı estetiği yaptıran kimdi acaba? Bir de dönüp annesinin güzelliğini aldığını iddia etmişti... Neymiş efendim, göz kapaklarındaki kıvrımlar yirmi dört yaşına kadar anca belirginleşmiş."
"Sen... Sen ne diyorsun?" Henry gözleri fal taşı gibi açılmış halde karşısındaki bu güzel kadına bakakaldı. Adeta konuşma yetisini kaybetmiş gibiydi.
Bu gerçeği sadece birkaç yakın arkadaşı biliyordu ve bazı detayları sadece Diana’ya anlatmıştı.
Titreyen parmağıyla kızı işaret etti. Pürüzlü, boğuk bir sesle o soruyu sorması uzun bir an sürdü: "Sen... Sen Diana mısın? Ama... Bu nasıl mümkün olabilir?"
